Tuna Dergi
BİR ADA ÖYKÜSÜ BİR ADA ÖYKÜSÜ
EGEMEN CANTÜRK canturk37@yahoo.de Ada öyküleri hüzün kokar. Sularla kuşatılmış bir kara parçasında hem özgür hem de tutsaksınızdır. Özgürlüğün içinde tutsaklık, tutsaklığın içinde özgürlüğü yaşarsınız.... BİR ADA ÖYKÜSÜ

EGEMEN CANTÜRK
canturk37@yahoo.de

Ada öyküleri hüzün kokar. Sularla kuşatılmış bir kara parçasında hem özgür hem de tutsaksınızdır. Özgürlüğün içinde tutsaklık, tutsaklığın içinde özgürlüğü yaşarsınız. Mavi sonsuzluk dış dünyadan sizi korurken diğer taraftan özgürlüğün maviliği içine tutsak eder sizi. Akçay’dan Midilli’ye her bakışımda “Özgürlüğün içinde tutsak olmak” kavramı üstüne döne döne düşünürüm hep. Gerçi bizim Akçay’a çok nazlı bakar Midilli… Yüzgörümlüğü isteyen gelin gibi kendini fazla göstermez. Açık havalarda ve yağmur sonrası duruluğunda çıkar ortaya.  Olympos’un doruklarından adanın ölümsüz kadın şairi Sappho’nun tatlı şiirleriyle gelen esintisiyle kucaklar beni. Olympos tepesindeki ak bulutları izlerken oradaki yaşamı düşünürüm. Onlar da bizim gibi yerler, içerler, gülerler, ağlarlar, şarkı söylerler, neşeli sohbetlere tutuşurlar, öpüşürler, sevişirler, uyurlar… Peki ama oradan bakıldığında nasıl gözükür bizim kıyılar acaba? Onlar Kaz Dağlarına baktıklarında neler düşünürler bizimle ilgili? Ayvalık biraz daha şanslıdır, Ayvalık kıyılarında Midilli o kadar nazlanmaz, hemen gösterir yüzünü. Kavuşamayan iki tutkulu âşık gibi bakarlar birbirlerine…

Midilli’yi görme isteği içimde yanan bir kora dönüştü. 16 yaşımdaydım. Yeniyetme yani. Her türlü deliliğe yatkın yaşlarım. Babamın boyaları dökülmüş, emektar bir teknesi vardı. Dokuz metre boyundaydı. Tekneyle her açılışımızda babamdan dahi gizlediğim bir merakla bakardım Midilli kıyılarına. Ve bir gün aniden karar verdim. Mutlaka gidecektim bu gizemli adaya. Ama nasıl? Yıl 1982… 12 Eylül askeri darbesinin üstünden henüz 2 yıl geçmiş. Kenan Evren Cumhurbaşkanı. Askeri yönetimin ağırlığı her tarafta hissediliyor. Ben ise ilk gençliğin o özgün dünyasını yaşıyorum. Tek tutkum yeni diyarlar, yeni yaşamlar, yeni insanlar keşfetmek. İlk hedefim Midilli adası! Neden? Çünkü, burnumuzun dibinde…

Kafamda iyice somutlaştırdım hayalimi. Babamın ahşap teknesiyle tek başıma gideceğim bu burnumun dibinde ama Kaf dağı kadar da uzak adaya. Bütün hazırlıkları gizli gizli yapıyorum. Su, erzak, yakıt, kürekler… Her şeyi gözden geçiriyorum. Alacakaranlıkta yola çıkacağım. Ve her şey istediğim gibi oluyor. Pusulam, fotoğraf makinem, günlüğüm, kitaplarım yanımda. Ve yola koyuluyorum. Emektar teknem denizin yumuşak dalgalarını tatlı bir melodiyle yalaya yalaya ilerliyor… Bir özgürlük oratoryosu bu adeta. Arkama baktığımda Akçay’ın alçak gönüllü evleri konserve kutusu kadar görünmeye başladı bile. Kabaca bir hesapla, dört, beş saat sonra oradayım. Başıma neler geleceği umurumda bile değil; geldiğinde düşünürüm. Issız bir koya teknemi demirler, bir gece Midilli kıyılarında çadırımda uyurum, sonrasında gerisin geriye Akçay’a… Ucunda ölüm yok ya! Bu arada acıktığımı fark ediyorum. Ekmek arası peynir, domates… İştahla yerken güneşte artık yüzünü göstermeye başlıyor. Ağustos güneşi bu ne ilkyazın ne de güzün güneşine benzer; yakıcı ve acımasızdır. Bu arada emektar teknem Altınoluk, Küçükkuyu sahillerini yalayarak Midilli’ye doğru yol alıyor. Rüzgâr iyi, hava açık. Teknem melodisini tutturmuş kendi halinde… Ta ta ta ta ta ta… Meydan okuyor Ege’ye adeta… Az ötede Behramkale göründü bile. Karşımda Midilli adasının şirin kenti Molivos. Artık evler görünüyor.  Birazdan Türk karasularını terk edip Yunan sularına gireceğim. En azından ben öyle düşünüyorum. Aslında bilmiyorum da öylesine gidiyorum. Beni nelerin beklediğini nerede olduğumu bilmeden gidiyorum. Neredeyim sahi? Türkiye´de mi, Yunanistan da mı? Ama evler ne kadar gözükse de kara hala uzak. Dikkat çekmemek için bir süre motoru durdurup denizin o dinginliğinin tadını çıkarmak istiyorum. Rüzgâr Midilli´den esiyor, meltem yerini imbata bırakıyor. İtalyan Lombardini motorunu bir süre durduruyorum. O da çok yoruldu. Bir hayli ısınmış, biraz dinlensin, soluklansın. Kaç saattir ta ta ta ta ta…  Ve motorun susmasıyla Ege´nin ihtişamı gökyüzüne hâkim oluyor. Rüzgâr tanrısı Aeolos benden yana. Poseidon da beni kayırıyor doğrusu. Tatlı bir esinti yalıyor her yanımı. Teknem mutlu, ben mutlu… Masmavi bir sessizlik… Termostadaki demli çayımın keyfini çıkarıyorum. Araftayım… Önümde Yunanistan arkamda Türkiye…

Ayaklarımı suya daldırıyorum. Öylece kalıyorum. Köpüklerden doğan Aphrodite’yi düşünüyorum. Bilge tanrıça Athena okuduğum kitaplardan kurtulup geliyor yanıma. Teknede Paris gibiyim. Bir yanımda Helena diğer yanımda Aphrodite. Zeus ise tepemde. Kötü kötü bakıyor! Ama Poseidon’la aram iyi. Anadolu tanrısı Apollon zaten benimle birlikte, Truvalı savaşçıları kollar gibi yanımdan ayrılmıyor. Artık hareket etme zamanı, bu kadar mola yeter. Emektarı çalıştırmak lazım. Pancar motoruna halatı dolayıp bütün gücümle çekiyorum. Olmuyor. Bir daha deniyorum, yine başaramıyorum. Bu sefer bütün gücümü toplayarak tekrar çekiyorum, o kadar hızlı çekiyorum ki halatı, motor tekrar çalışıyor ama ben dengemi kaybediyorum ve baldırımı egzoz borusuna çarparak Ege’nin serin sularına gömülüyorum. Bu arada emektar almış başını gidiyor. Açık denizde emektarla kovalamaca başlıyor. O önde ben arkada. Allahtan hızlı değil. Birkaç dakika sonra yakalıyorum emektarı. Hemen tekneye çıkıyorum. Soluk soluğayım. Motorun sesi bir garip. Tam gaz verecek iken pancar motoru susuyor. Kaldık mı açık denizde. Tekrar doluyorum halatı motora, bütün gücümle çekiyorum. Defalarca deniyorum. Nafile. Çalışmıyor. Posedion ve Aeolos kıllarını kıpırdatmıyorlar. Tanrılar beni yalnız bıraktı! Tekne sürüklenmeye başlıyor. Babakale açıklarındayım. Türkiye’nin en batı ucu. Eldivenlerimi giyiyorum ve küreklere asılıyorum, Midilli’den esen imbat beni Babakale’ye daha da yakınlaştırıyor. Amansız bir mücadele başlıyor. Bütün gücümle kürek çekiyorum. Rüzgâr benden yana. Yolun yarısında hüsranla sonuçlanıyor kısa yolculuğum. Molivos’un hayalini kurarken bahtıma Babakale kıyıları çıkıyor yine…

Bu maceranın ardından 10 yıl geçiyor…

Almanya’da yaşamaya başlıyorum ama Midilli hayalim o günkü kadar taze. Bir gün Berlin sokaklarını arşınlarken şehir kütüphanesine yolum düşüyor. Kütüphanede kitapları karıştırırken Midilli adasıyla ilgili bir kitap ilgimi çekiyor. Lesbos; antik dönemin lezbiyen şairi Sappho’nun adası. Adını da bundan alıyor. Kadınların erkeklere başkaldırdığı özgürlük adası. Kitabı büyük bir keyifle okuyorum. Ve sonrasında soluğu bir seyahat bürosunda alıyorum. İlk gençliğimde başladığım bu yolculuğumun tamamlanmasına az kaldı! Biletimi alıp çıkıyorum bürodan…

Ve uçaktayım. Altımda Ege´nin parıltılı adaları Semandirek, Taşoz, Limmi ve bütün ihtişamıyla Midilli (Lesbos) görünüyor. Bugünlerde Moria mülteci kampında yaşanan olaylarla sık sık adını duyduğumuz bu ada, benim çocukluk hayallerimi gömdüğüm kara parçası. Uçağımız usul usul piste yaklaşıyor. Artık şair Sappho’nun adasındayım. Tatlı bir meltem esiyor. Yıllar öncesinin tenime dokunan o meltemi. Aynı koku, aynı renk ve aynı umut. Denizin kokusunu çekiyorum ciğerlerime. Tekneden denize düştüğüm ânı hatırlıyorum, kavuşmamı on yıl geciktiren o anı unutmam mümkün mü?

Zeytin ağaçlarının arasından geçerek Mitilini’ye* geliyorum. Sımsıkı sarıyorum ergenlik aşkımı. Frape’mi** içerken Yorgos Seferis’in dizeleri akıyor usul usul…

 

“Bir güvercin gibi ak

o gizli kıyıda

susadık öğle üzeri:

ama tuzluydu sular.

Sarı kumların üstüne

adını yazdık onun,

ama bir rüzgâr esti denizden

ve silindi yazılar.

Nasıl bir ruh, bir yürek,

nasıl bir istek ve tutkuyla

yaşadık: yanılmışız!

Değiştirdik öyle yaşamayı.”

 

 

DİPNOTLAR:

    *Midilli’nin başkenti

 **Soğuk içilen Yunan kahvesi

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir