Tuna Dergi
BİR APTALLIK ÖYKÜSÜ BİR APTALLIK ÖYKÜSÜ
SELÇUK ÜLGER suelger@web.de ÖNCE ACIKLI BÖLÜM “…Wetterau otoyol benzinliğinden depomu doldurup yola çıkalı daha yirmi saniye geçmemişti. Bir kamyonet arkamdan uzun farlarını defalarca yakıp... BİR APTALLIK ÖYKÜSÜ

SELÇUK ÜLGER
suelger@web.de

ÖNCE ACIKLI BÖLÜM

“…Wetterau otoyol benzinliğinden depomu doldurup yola çıkalı daha yirmi saniye geçmemişti. Bir kamyonet arkamdan uzun farlarını defalarca yakıp yakıp söndürdü. Bu ısrarlı uyarının nedenini düşünürken, bu kez yanımdan geçen otomobillerden korna sesleri yükseldi. İçime bir kuşku düştü. Belli ki bir sorun vardı. Yavaşladım. Gözlerimi hızla arabamın göstergelerinde gezdirdim; hararet düşük, yağ basıncı normal, tehlike duyuru ışıkları sönüktü. Fakat, süren korna sesleri kaygımı artırdı. Direksiyonu kısaca bıraktım, sağa sola herhangi bir çekme yoktu; lastiklerin havası da tamamdı. Ekmek teknem zaten yeni sayılırdı, bakımını da düzenli yaptırıyordum. Yine de dikiz aynasından dikkatle ardıma baktım, kara duman falan da çıkmıyordu egzozdan…

Birkaç dakika sonra Bad Nauheim çıkışına yaklaştım. En son uyaran kişi, arabasının camından elini çıkartmış, işaret parmağıyla badem parmağını birbirine sürterek para işareti yapmıştı. O anda uyandım. Hızla benzinlikte geçirdiğim son on dakikayı düşündüm. Depomu doldurdum… Deponun kapağını sımsıkı kapadım… Kahve aldım… Kasaya ödemeyi yaptım… Faturayı cüzdanıma yerleştirdim… Cüzdanım!.. Evet cüzdanım!..

Sol elim yılların alışkanlığıyla hemen kapının eteğindeki eşya gözüne gitti. Su şişem oradaydı, fakat yanı boştu. Sesli bir “Eyvah!” çıktı ağzımdan. Çünkü, arabama biner binmez ilk işim elimdeki kalın garson cüzdanımı hemen o bölüme yerleştirmek olurdu. Beynimden vurulmuşa döndüm.

Otoyoldan saptım, çıkıştaki tenha tarla yollarından birinde telaşla durdum. Benzinlikten çıktığımda elimdeki üç şeyden, cep telefonum, sıcak kahvem arabadaydı; fakat cüzdanım yoktu. Koltukların altını, arasını telaşla yokladım. Hiç olmadık yerlere, torpido gözüne, hatta arabadan inip bagaja bile baktım. Yoktu!.. Sakinleşmek için derin derin nefes alıp verirken, benzinlikte geçirdiğim tüm ânı saniye saniye anımsadım. Arabamın anahtarını ceplerimde ararken her zamanki gibi yine elimde ne varsa taksimin tepe lambasının yanına sıralamıştım. Kapıyı açtıktan sonra da cep telefonumu, kahvemi alıp özenle yerlerine yerleştirmiş, cüzdanımı ise arabamın üstünde unutmuş marşa basıp yola çıkmıştım…

Meşin cüzdanım, özel kremlerle durmadan silip parlattığım arabamın kaygan damından arka camın bagaj kapağıyla buluştuğu yere kayıp inmiş, inerken açılan çıtçıtlı ağzından 5 numaralı otoyolun asfaltına içindekileri cömertçe savurup, kaybolmuştu ortalıktan. Sabit müşterilerimden birinin cüzdanımdaki plastik kartvizitini bagajın yağmur kanalında sıkışmış halde görünce anladım bunu.

Yalnız paralarım değil, ehliyetim, ruhsatım, taksi lisans belgem, kimlik kartım, banka kartım, önemli faturalarım… Ha unuttum; bir de oğlumun en sevdiğim fotoğrafı (üç dört aylıkken yıkandığı ördek leğenden bana gülümseyerek el salladığı o çıplak fotoğrafı) terk edip gitmişti beni…

Başım ellerimin arasında, kolza tarlalarına üzgün üzgün bakakaldım. Bir şeyler yapıp hemen bulmalıydım cüzdanımı! Arabamı tarla yolundaki bir ağacın altına park edip hızlı adımlarla otoyola yürüdüm. Telaşımdan bagajdaki fosforlu ikaz yeleğimi sırtıma geçirmeyi unuttuğumu bile arabama geri dönemeyecek kadar uzaklaştıktan sonra fark ettim.

Hızla yürüyor, emniyet şeridini ve metal korkulukların dibinden fışkıran dikenli azgın otların aralarını dikkatle tarıyordum. Yanı başımdan gürültüyle geçen kamyonların rüzgârı terden sırtıma yapışmış gömleğimi serin serin şişiriyordu. Gördüğüm her pastel kâğıt parçasını param, parlayan her plastik nesneyi de ehliyetim ya da kimliğim sanıyor, eğilip tek tek inceliyordum.

Benzinliğe birkaç kilometre kala, uçuşan paralarımdan gür otlara takılı kalmış bir elliliği ve iki yirmiliği bulunca, artan bir umutla adımlarımı hızlandırmıştım. Bana doğru akan araba selinden yine tek tük kornalar yükseliyordu. Direksiyondakiler bu kez, işaret parmaklarını alınlarına tıklatarak geçiyorlardı. Bu hareket, Almanların o ünlü ‘akıl sağlığın yerinde mi?’ sorusuydu. Haklıydılar. Otoyolda, emniyet şeridinde, hem de sırtımda ikaz yeleği olmaksızın yarı deli gibi yürüyordum. Almanlar için delilikten öte, intihar gibi bir şeydi bu yaptığım.

Kan ter içinde yürürken, birden tepesinde dönen mavi ışığıyla bir polis arabası gelip durdu önümde. Arabadan inen genç bir polis, beni kısaca inceledikten sonra, “Hemen atla arabaya!” dedi. Öfkeliydi. Konuşacak gibi oldum, hiç dinlemedi. “Derhal bin arabaya!” dedi bir kez daha. Elini silahına götürdü. Çaresiz bindim. Yaşlı olanı, direksiyondan sakin sakin yüzüme bakıp, “Çıldırdın mı! Ne arıyorsun otoyolda!” dedi. Yanıtımı beklemeden, önünde cızırdayıp duran cihazları denetledi ve eline aldığı telsizden “A-5’te yürüyen şahıs yanımızda, meseleyi hallettik!” dedi otoyol karakoluna.

Polis arabasının itici havasıyla iyice durgunlaştım. Olan olmuştu artık. Derin bir sessizliğe gömüldüm…

Almanların hepsi polis! Son on beş dakikada, “Otoyolda yürüyen bir şahıs var!” diye, tam yüz yirmi dört ihbar telefonu yağmış polise. Beni, sanki büyük bir suç işlemişim gibi sorgulamaya başlarken söylediler bunu.

“Frankfurt’ta taksi şoförüyüm ben… Cüzdanımı kaybettim, onu arıyordum. Hepsi bu!” dedim. Genç polis alaysı bir ses tonuyla, “Hayret! Otoyolda mı kaybettiniz cüzdanınızı?” dedi. Cüzdanımı benzinlikte arabamın üstünde unuttuğumu söyleyince konuyu değiştirdi. “Bir ikaz yeleği bile yok sırtınızda! Bu yaptığınız hem tehlikeli hem de suç biliyor musunuz!” dedi. “Haklısınız!” dedim başımı hafiften öne eğip. Her yanından duygusuzluk akan, plastik suratlı bu genç polisi bile hafiften yumuşattı üzgün halim. Direksiyondaki yaşlı polisin bakışları daha halden anlar gibiydi sanki: “Görevimiz olmamasına rağmen, sizin saptığınız çıkıştan dolaşıp kestirmeden Wetterau tesisine geri gidip, en sağ şeritten ağır ağır arabanıza kadar tekrar geleceğiz. Camdan yola bakarız, şansınız varsa cüzdanınızı buluruz, aksi halde, yapacak bir şey yok! Bir kez daha otoyolda yürümenize kesinlikle izin veremeyiz!”

Teklifleri yine de insaniydi. Teşekkür ettim.

Yolu ağır ağır taradık. Hareket halindeki bir arabanın camından asfalt zeminde koyu renkli cüzdanımı görme şansımız çok azdı. Bulamadık. Arabamın yanına geldiğimizde, otoyolun temizliğini yapan şirketin telefon numarasını verdiler. “Haber edip birkaç hafta bekleyin, bakarsınız bulup yollarlar cüzdanınızı.” dediler. Söylediklerinin kuru bir teselli olduğunu polisler de biliyordu.

Kendi kendimi zaten yeterince cezalandırdığımı düşünmüş olmalılar ki, ne otoyola sırtımda ikaz yeleği olmadan yaya çıktığım için, ne de tarım araçlarına ayrılmış yola taksimi park ettiğim için ceza yazdılar. İyi günler dileyip ayrıldılar…

Wetterau ovasına bir Van Gogh tablosu gibi uzanan sapsarı kolza tarlaları bile, hüzünlü bir filmin bungun sahneleri gibi görünüyordu gözlerime. Çalışma isteğim, kaybettiğim cüzdanım gibi uçup gitmişti. Teybe bir Neşet Ertaş kaseti sürüp, bir bozlağın acıklı havası altında evimizin yolunu tuttum.

Sevgili dostum Eberhard’ın havalimanı taksi durağında yıllar önce verdiği bir öğüt bütün hafta çınladı durdu kulaklarımda…”

1990’LI YILAR


YILLAR SONRA

Opera durağından geçerken birden yaşlı meslektaşım Eberhard’ı gördüm. Onunla karşılaşmayalı en az iki yıl olmuştu. Ansızın kaybolmuştu ortalıktan. Ağır bir kalp ameliyatı geçirdiğini, karısının ısrarıyla artık taksiciliği bıraktığını duymuş çok üzülmüştüm. Sıcak bir dostluğumuz vardı Eberhard’la.

Bu güzel rastlantının tadını çıkarmak, onunla eski günlerdeki gibi sohbet etmek için ilk kavşaktan dönüp sevinçle yanaştım durağa. Arabamdan iner inmez, “Yaşlı kurt yeniden Frankfurt caddelerinde!” diye coşkuyla inlettim durağı. Öğlen güneşi altında sabırla müşteri bekleyen şoförlerin bezgin bakışları arasında kollarımı iki yana genişçe açıp Eberhard’a doğru yürüdüm. Almanlar pek kucaklaşmazlar. Sevinçleri, öfkeleri, bizimki gibi kösre taşında bileğilenmemiştir. Fakat, Eberhard başka… Taksisinin bagaj kapağında Türk şoförlerle bazen şen şakrak, bazen kavgalı, küfürlü elli bir oynaya oynaya yıllar içinde Almanlığının yarısını kaybetti. Soğuk bakışları ılıdı, somurtkanlığı gevşedi, az konuşan dili epeyce çözüldü…

Meslekteki acemilik günlerimde, Eberhard’tan dinlediğim altın öğütlerin çok yararını gördüm.

Hafife aldığım, tutmadığım öğütleri de oldu; onların bedelini de ağır ödedim. Ağır ödediklerimden birisinin öyküsünü dahi yazdım. Fakat Eberhard, ‘başkişi’ olduğu o öykümden hâlâ habersizdi…

Bir kez daha, “Yaşlı kurt yuvasına döndü!..” diye ünledim. Sesimi duyunca, elindeki Frankfurter Rundschau gazetesini paçanga böreği yapar gibi özenle katladı, okuma gözlüğüyle birlikte yan koltuğuna bırakıp gülümseyerek indi taksisinden.

“Kalbi, bir domuzdan nakledilen kapakçıkla çarpan zavallı bir kurt!” dedi kollarını açarken.

Sımsıkı kucaklaştık…

“Geçmiş olsun!” dedim, “Defalarca aradım seni, ama hep kapalıydı telefonun!”

Meslektaşları ve eski müşterileri kocasını arayıp, onu taksiye geri dönmeye ikna ederler kaygısıyla Eberhard’ın telefonunu saklamış karısı meğerse…

“İyi niyetle yapıyor bunu tabii sevgili karım; haksız da sayılmaz hani! Elli beş yıllık yaşam yoldaşlığımız, ten alışkanlığımız var. Şu kötü dünyada yalnız kalmaktan korkuyor.” dedi.

“Peki, taksiye yeniden dönüş iznini nasıl kopardın?” diye sordum.

“Bütün ömrü çöplük deşelemekle geçmiş bir horoz kümese kapatılır mı! Beni dört duvar arasına mahkum edersen, asıl o zaman daha çabuk ölürüm, dedim. Acıdı… Haftada üç gün, sadece sakin duraklarda çalışmam ve iskambil oynamamam şartıyla izni kopardım!”

Sayrıl bir solgunluk vardı yüzünde. Epeyce zayıflamıştı. Fakat neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Sevinçli anlarımda elim ayağım hiç durmaz, uzanıp göbeğini yokladım. “Şurada bir kutsal tepe vardı, nereye gitti Eberhard?” dedim. Sol göğsünü sıvazlaya sıvazlaya güldü.

“Önce kliniğin berbat yemekleri, sonra da karımın göz açtırmadan uygulattığı o lanet olası diyetler elbirliğiyle katlettiler sevgili göbeğimi.” dedi.

Durakta öğlen durgunluğu vardı. Sohbeti özlediği belli oluyordu, çok eskilere gitti…

Taksiciliğin altın günlerinden dem vurdu ilkin, sonra Almanya’nın gidişatını hiç beğenmediğini, şarlatan siyasetçilerin elinde kültürel, ahlaki ve parasal yönden gitgide mum gibi eriyen bir ülkede yaşadığımızı anlattı uzun uzun…

“Bak, hava pırıl pırıl; ıhlamur ağaçlarında serçeler sıralanmış Eberhard… Yani, şimdi iyi şeylerden konuşma vakti; karamsarlık yakışmıyor bu güzel havaya! Hem seni şaşırtacak önemli bir haberim var!” dedim.

“Beni şaşırtacak haberine geçmeden dinle! Bir ihtiyarın zevzeklikleri gibi geliyor belki anlattıklarım sana; bilemiyorum, belki de içinden alay ediyorsun benimle! Fakat, okumaya, düşünmeye, etrafımı gözlemlemeye çok vaktim oldu son iki yılda. Boş laflar etmiyorum inan ki!”

Beni yanlış anlamıştı. Onu karamsar havadan çıkarmak; şu ölümlü dünyada Türkçe yazılmış bir öyküye konuk olduğunu bir an önce bilsin istiyordum oysa.

“Eberhard, emin ol, söylediklerini dikkatle dinliyorum, ayrıca alay da etmiyorum seninle. Ağzından çıkan her söz, her öğüt çok değerli benim için.” dedim.

Çok şaşırdı. “Gerçekten mi?” diyerek gözlerini gözlerimle buluşturdu.

“Bu meslekte bana hep doğru yolları göstermiş, değerli bir dostumsun sen. Yardımseverliğini, içtenliğini eşime, dostuma, meslektaşlarıma yıllardır hep anlattım; hatta sadece anlatmakla kalmadım, tutmadığım bir öğüdünün benden öcünü nasıl aldığının öyküsünü dahi yazdım. Sen de o öyküde başkişisin unutma!..”

Almanlar yazı çizi işlerini, sanatsal uğraşları çok önemserler. Çocuklarının, torunlarının karaladıkları ilk resimleri, yazdıkları ilk masalcıkları dahi değerli bir sanat eseriymiş gibi evlerinin duvarlarına asarlar, arşiv dosyalarında titizlikle korurlar. Kim olursa olsun, sanata yönelmiş birinin hevesini solduracak davranışlarda bulunmazlar…

Yazınla uğraştığıma sevindi Eberhard; bir öyküme konuk olduğuna ise şaşırdı. Şaşkınlığı ses tonuna da yansıdı: “Demek yazarlığa başladın. Çok iyi etmişsin! Kutlarım seni!”

“Eh işte…” dedim gözlerimi gözlerinden kaçırarak, “Vaktim elverdikçe, duraklarda küçük notlar karalıyor, eve gidince, uykuya yenik düşmezsem, geceleri de temize çekiyorum karaladıklarımı.”

1995 FRANKFURT


AKLIMA GELEN ATASÖZÜ

“Okul sıralarındayken ben de öyküler yazardım.” dedi. Frankfurt’un göğe değen yapılarında gezdirdi bir süre gözlerini.

“Frankfurt bombalanmış, şehir yerle bir olmuştu! Sığındığımız bodrum katının loş ışığında her akşam gizli gizli babamı izlerdim. Kendi damıttığı patates rakısının ağır sarhoşluğundan başka hiçbir şey çekip alamazdı onu ezildiği ağır yüklerin altından. Üstümüze yağan bombalar kadar korkardım onun öfkesinden. Durmaksızın bağırırdı anneme. Derin uykulara dalamazdım hiç. Geceler boyu mum ışığında gizli gizli sarı kağıtlara bir şeyler yazar, okul çantamda gizlerdim yazdıklarımı…”

Bakışlarımdaki merakı ve devam et, diyen dili anladı.

“Okul çıkışı babamın küçük atölyesine, ona yardıma giderdim. Torna tezgahının başında durmaksızın çalışır, her fırsatta beceriksizlikle suçlar, azarlardı beni. Babamın bu öfkeli hallerini anlattığım bir öykümü bir gün ders arasında çekinerek Almanca öğretmenime uzatmıştım. Birkaç dakika göz attığı kağıtlarda, çizmediği tek satır kalmadı. Yazdıklarım zerre kadar etkilememişti onu. Demek ki, herkes baba yılgınıydı o günlerde. Yazma sanatının, tornacılıktan da zor olduğunu o gün anlayıp bırakmıştım yazmayı. Yanlıştı yaptığım. Bırakmamalıydım. Akıp giden şu kısa hayatın ruhumuza boca ettiği pislikleri temizlemenin en iyi yolu yazmaktı aslında. Tıpkı senin yaptığın gibi…”

“Fazla ciddiye aldın yazdıklarımı Eberhard.” dedim, “Birkaç anımızı karaladık diye…”

“Neyse, lafazanlığı bırakalım şimdi. Şu konuk olduğum öykünden bahset, neler anlattın acaba?”

“Ahmaklığımı anlattım, neyi olacak!” dedim. Keh keh güldü. Ben de keyiflendim o gülünce. İki tane elma getirdim arabamdan. Birini Eberhard’a uzattım. İştahla kopardığı iri parçayı sulu sulu çiğnerken, “Hangimiz aptallık etmedik ki gençliğimizde?” dedi, “Gençlik ve aptallık ikiz kardeştir. Fakat, yazdığın öyküde aptallıklarından bahsetmen iyi; demek ki aptallıklarından arınıyorsun artık!”

Onu dinlerken aklıma birden ninemin sık yinelediği bir atasözü geldi. “Ulu sözü dinlemeyen dağ başında uluyakalır!” derdi ninem. Bu atasözümüzü Eberhard’a da aktarmak istedim, fakat “ulu sözü dinlemek”, “dağ başında uluyakalmak” gibi dilimizin derinlikli deyimlerini ona duyumsatacak Almanca söz öbeklerini bilmiyordum. Vazgeçtim…

“Neydi o dinlemediğin öğüdüm? Hemen özetle müşteri gelmeden.” dedi.

“Madem bir zamanlar yazarlığı denemişsin, özetimi sen genişlet, yeniden yaz kafanda!” dedim.

Sırtını arabasına yaslayıp, kollarını bağlarken, “Merak etme Goethe’nin yerdeşiyim!” dedi.

Ben de derin bir nefes alıp verdim anlatacaklarıma başlamadan.

“Doksanlı yıllardı. Meslekte yeniydim. Sabahın ilk ışıklarıyla havalimanı durağına gelmiştim. Sen de yanımdaki sıradaydın. Tanışmıyorduk henüz. Evden getirdiğim poğaçalardan sana da uzattım. Aldın, teşekkür ettin. Böylece tanıştık. Sohbete başladık. Almancam zayıftı. Yanlış çektiğim fiilleri sabırla düzelttin, tekrarlattın. Di’li geçmiş, miş’li geçmiş zamanları anlattın. Hatalarımı alaya almadan düzelten nadir Almanlardandın. Daha o saat senin başka sürücülerden farklı olduğunu anlamıştım.”

Duygulu bir ses tonuyla sözümü kesti Eberhard.

“Yüreği ameliyatlı birini hüzne boğacak, duygulu şeyler anlatıyorsun. Bu tehlikeli kısımları hızlı geç lütfen!” dedi. Haklıydı. Kısaltarak devam ettim:

“Başka bir sabah taksiciler kantininden kahvaltılık ve çay almıştım. Ceplerimde anahtarımı ararken, elimdekileri taksimin damına bıraktım. Kapımı açtıktan sonra, arabamın üstünden tam bıraktıklarımı topluyorken yanıma yaklaştın. Genç dostum, dedin, meslekte çok yenisin. Sakın ola elindekileri hiçbir zaman oraya koyma! Güldüm. Niçin, der gibi baktım sana. İstersen o kafanda bir fil beyni taşı, bir gün o koyduklarından birini mutlaka unutuverirsin orada! Farkına vardığında da geç olur. Beynin büyüğü de küçüğü de sahibine bir gün illa ihanet eder. Elindeki ne olursa olsun, yere koy, göğe koy, fakat sakın arabanın üstüne koyma! U-nu-tur-sun!.. dedin üstüne basarak.”

SELÇUK ÜLGER

ÖYKÜYE İSİM BULUNDU

Ödediğim bedeli çok merak etti Eberhard:

“Hadi, şimdi birden müşteri gelir, anlatacakların yarım kalır. Şu felaket gününe geç artık!” dedi.

“Onu da yarın anlatayım Eberhard, biraz meraklan!” dedim.

“Gençlerle dostluk etmek beni ne çok yoruyor Tanrım!” dedi göğe bakarak, “Bir bakmışsın yarın yokum! Bu kez ikinci kalp kapakçığı teklemiş… Derken Eberhard’ın dizel motoru birden duruvermiş! Vernikli sandığın içinde artık duyamam seni. Anlat!”

“Öyleyse, ben anlatırken sen de öyküme uygun bir isim düşün! Daha ismini koymadım öykümün” dedim. “Tamam.” dedi başını sallayarak.

Başladım beş numaralı otoyolda uluyakalışımı anlatmaya:

“Wetterau otoyol benzinliğinden depomu doldurup yola çıkalı henüz yirmi saniye geçmemişti. Bir kamyonet arkamdan uzun farlarını defalarca yakıp söndürdü…”

Anlattıklarım biter bitmez kahkahalar attı…

“Hep söylemişimdir.” dedi, “Deneyimler lafla, sözle aktarılamaz! İşte bir kanıt daha…”

Bir süre sonra müşterisi geldi Eberthard’ın. Kapısını açıp müşterisini taksisine buyur ederken bile bir yandan beni süzüp gülüyordu. Marşa bastı, yola çıkmadan açık camından kafasını sarkıtıp seslendi:

“Öyküne isim buldum genç dostum.”

“Söyle hemen!” dedim.

“Bir Aptallık Öyküsü…” dedi gülerek…

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir