Tuna Dergi
ÇİÇEK AÇAN SULAR ÇİÇEK AÇAN SULAR
RUHİ TÜRKYILMAZ tuerkyilmazruhi@gmail.com Sabahleyin kalkıp gökyüzüne baktığımda günün, geziye çıkmak için ideal olduğunu gördüm. İlkyazın serinliği yerini yaz sıcağına bırakmıştı. Günlük geziye başlarken yanıma... ÇİÇEK AÇAN SULAR

RUHİ TÜRKYILMAZ
tuerkyilmazruhi@gmail.com

Sabahleyin kalkıp gökyüzüne baktığımda günün, geziye çıkmak için ideal olduğunu gördüm. İlkyazın serinliği yerini yaz sıcağına bırakmıştı. Günlük geziye başlarken yanıma bir kitap, bir de fotoğraf makinemi alıp evden çıkım. Ren kıyısına indim. Önümden gezi gemisiyle, yük gemisi birbirlerini selamlayarak geçti. Bir süre gezi gemisinden gelen müziği dinledim. O gün 1912 yılında düzenlenen sihirli bahçenin mevsim güzelliğini izlemek istiyordum. Nehir limanında sahil yolu bitince anayola çıktım.

Levrkusen’den Köln’e giden çift şeritli yol, gezmek istediğim parkın önünden geçiyordu. Aslanlı kavşaktan sağa döndüm. Bahçeye giden geniş caddenin kenarında granitle döşenmiş geniş kaldırımlar vardı. Bu yaya yolunun her iki tarafına belirli aralıklarla dikilen çınar ağaçları, tünel yüksekliğinde kesilip yukarı büyümeleri önlenmişti. Dallar yana doğru büyüyünce yolun üzerinde oluşan doğal bir tünelde yürümeye başladım. Uzayıp giden ağaç tünelinin sonundaki ilk köprüden geçerek sihirli bahçeye girdim.

Carl Duisberg

Ünlü bir fabrikatör olan Alman Carl Duisberg, yıllar önce dünya gezisine çıkmıştı. Dünyanın öteki ucunda gördüğü Japon bahçelerinden etkilenmişti. Kendi ülkesindeki sarayının yanına, Japon bahçeleri gibi bir bahçe yapılmasına karar verdi. Büyük parkın saraya yakın olan bölümüne muhteşem bir bahçe yaptırıp bu isteğine kavuştu. Burası kısa zamanda çekici güzelliğiyle yerli ve yabancıların her mevsimde ziyaret ettikleri, insanı büyüleyen bir kültür bahçesi haline geldi. Öyle ki evli çiftler, düğün kıyafetleriyle en mutlu günlerinin fotoğrafını bu bahçede çektiriyordu.

Birçoğu dünyanın öteki ucundaki yurtlardan getirilmiş yaşamlarını bu bahçede sürdüren bitki örtüsünün içindeyim şimdi. Uzakdoğu‘da mitolojik efsanelerin sembolü olan heykelcikler, tapınak figürleri, ağaçlar, bitkiler, güneşin doğduğu yere yakın bir ülkeden gelmiş olmalarına karşın, başka bir ülkenin büyülü bahçesinde görümlüğe çıkmıştılar. Yeni yurtlarında, toprağa dikildikleri andan itibaren Latince kimlikleri de yanlarında boy vermişti. Bu kimlikleri okuyan ziyaretçiler, bahçedeki tüm varlıkların adlarını, yaşam alanlarını öğrenerek onlarla tanışmış oluyordu. Bahçede birçok şey birbiriyle aynı doğayı paylaşıyordu. Kuşlar dal ve yaprakla, balıklar köprü altı sularıyla, bronz heykelcikler hem bulundukları ortamla, hem de kendilerini izleyen milyonlarca ziyaretçiyle aynı florada buluşuyordu.

Gölün suları önceleri durgunmuş, sonradan yüksekten düşmeleri için setler yapılmıştı. O zamandan beri sesleri duyulur oldu. Bahçıvan suya düşen yaprakları temizlerken onunla yüzyüze geldik, “sular setlerden düşünce köpüğe dönüşüyordu, kimileri bu fiziksel değişimi doğal bulmuyor” dedim. Bahçıvan, “Tam tersi, burada yapılan her şey bahçeye yeni bir güzellik katmak içindir” diyerek karşılık verdi. Sözlerini doğruladım, durgun suyu harekete geçirip ona ahenkli bir ses vermek, gözü ve kulağı dinlendiriyordu. Tüm bitkilerin çiçek açtığı bu masal dünyasında, suların da çiçek açabileceğini düşünerek köpükleri suyun çiçekleri olarak adlandırdım. Bu gölün beyaz çiçek açması setlerin yapıldığı zamandan kalmadır.

Gözlerim bahçedeki güzellikleri algılarken, gördüklerimin çiçek rengine döndüklerini hissettim. Fotoğraf makinem bu hâlimi sezmiş gibi, sanki beni kıskandı. Gözlerin işlevini üstlenip kimi zaman benim yerime o baktı.

Bana bahçeyi yeni baştan gezdirdi. Önce parkın giriş kapısıyla, sonra kendilerini izleyen kişilerle konuşacakmış gibi bakan heykellerle, daha sonra gölde sefa süren renkli balıklarla tanıştı. Kimine yakından baktı, kimine uzaktan göz kırptı; hoşuna gidenler ona poz verince sevdiklerini içine gizleyerek, geçmişi geleceğe taşımayı sürdürdü.

Gölün ortasına büyük taşlar dizilmişti. Onların üstünden yürüyüp karşı kıyıya geçmek isteyenler, bronzdan yapılıp suya batırılan bir çanağın içinde metallerin parladığını görüyordu. O dilek çanağının içine Alman markı piyasada geçerliyken markın en küçük birimi olan pfennig, dilek tutularak atılıyordu. Sonradan bu dilek çanağına, cent atıp dilek tutulmaya başlandı. Ben de karşı kıyıya geçerken çanağa yakın taşın üstünde durdum, ancak dileklerin bu kadar ucuza gerçekleşeceğini sanmadığım için bir kare fotoğraf çekip geçtim.

İnsanlar göldeki taşların üstünden, renkli balıklar suyun altından geçiyordu. Balıklar, niyet tutanların gölgeli suyundan bir yudum alıp ağızlarında şişirdikten sonra, hava kabarcıklarını suyun yüzüne üfledi. Bu ilginç olay dilek görüntüsü olarak, “çiçek açan sular” albümüne kapak fotoğrafı olmak için saklanacaktı. Arkadan gelenler, dilek tutmak için sıra beklerken balıkların merasim bölüğü gibi geçişini izlediler.

Dilek tutan genç kızlardan sevgilisine kavuşup evlenenler olmuş muydu?

Yaşlı bayan ve baylar henüz yaşamadıkları hangi özlemleri için dilek tuttular? Dilekleri gerçekleşse, bundan sonra onları yaşayacak güçleri var mıydı? Bunu kendilerinden başka kimse bilemezdi. Zengin olmak için tutulan dileklerden kaç kişinin zengin olduğu beni ilgilendirmedi.

Bahçedeki özel taşlar, altlarından su akan mini köprüler, gölün ortasına kurulmuş çay evi, evin içinde boydan boya uzanan masa ve etrafında sıralanan sandalyelerin kimlikleri, kendilerini yeterince tanıtıyordu.

Tavus kuşlarının bulunduğu yer, renkleri gibi özeldi. Yanlarında izleyicilerin çoğaldığını görünce, kanatlarını açıp gösteriye başladılar; o anda fotoğraf kareleri başka bir renk alıyordu. Yerdeki sunumlar bir günde bitmeyecek kadar çoktu. Yaşlı palamut ağacında bir çift sincap, dikkat çekmek için daldan dala atlayıp cilveli bir oyun sergiledi. Kimi kuşlar, yapraklar arasında kanat temizliği yaparken, kimileri yuvalara yiyecek taşıdı.

İster yerli, ister yabancı olsun Leverkusen’e yolu düşen herkesin bu bahçedeki sihirli doğa kültürüyle büyülendikleri gözlerinden okunurdu. İzlediklerinin bir kültür kazanımı olduğunu görenler, anılarını tazelemek isteyenler, çiçek açan suları, doğal kültürü, bilinmeyen dilekleri kareleme yarışına girmişlerdi.

Bodur bitkiler, büyük ağaçların yanında küçük çocuk gibi duruyordu. Bu seçkin florada türler bir aile gibi birbirine yakındı. Bu yakınlık kendi aralarında doğa diliyle konuşacak kadar ilerlemişti. Küçükler daha sessizdi, büyükler çok rüzgâr aldıkları için sesleri yüksekten geliyordu. Tıpkı komşuları masal ormanında olduğu gibi… Doğadaki titreşimlerin ses düzenini rüzgâr ayarlıyordu. Ben o gün, doğayı bir başka sevdim, biraz da kıskandım.

Parkın bitkileri güneşin doğduğu yerden ayrılıp, battığı yere gelmişti, yine de mutluydular. Çünkü yeryüzünde tüm bitkilerin dili rüzgârcadır, onlar aynı dili konuştular. Rüzgâr almayan kuru otlar dilsizdi

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir