Tuna Dergi
SELÇUK ÜLGER suelger@web.de “…Güneşli, enfes bir gün ve ben göçmek zorundayım. Fakat, şu anda, savaş alanlarında sayısız gencin umut dolu yaşamları bir bir söndürülmekte…...

SELÇUK ÜLGER
suelger@web.de

…Güneşli, enfes bir gün ve ben göçmek zorundayım. Fakat, şu anda, savaş alanlarında sayısız gencin umut dolu yaşamları bir bir söndürülmekte… Ölümümüzle binlerce insanı sarsıp uyandıracaksak eğer, yaşamamızın ne önemi olabilir ki!”

Sophie Scholl, 22 Şubat 1943, Münih

DURUŞMA SONU

Faşist Halk Mahkemesi’nin 22 Şubat 1943 günü vatana ihanet suçundan yargılayıp yıldırım hızıyla ölüm cezasına çarptırdığı üniversiteli üç genç, Münih Adalet Sarayı’nın 253 numaralı salonundan yaka paça çıkartılıp başları giyotine vurulmak üzere Stadelheim Cezaevi’ne götürüldüler.

Gençlerin, dört gün süren Gestapo sorgusundaki gibi, duruşma salonunda da dimdik duruşları, bu önemli davaya bakması için Berlin’den apar topar Münih’e getirtilen Mahkeme Başkanı Roland Freisler’i çileden çıkarmıştı. Verdiği üç bine yakın idam kararıyla Almanya tarihine, “Hitler’in kanlı yargıcı” diye geçen Freisler, sanık sandalyesindeki başı dik gençlere duruşma boyunca gırtlağı patlarcasına hakaretler yağdırmış, öfkesini bağırarak dindiremediği anlarda ise savcının görevini de üstlenip sanıklara art arda kışkırtıcı sorularla saldırmaya devam etmişti.

Üç gencin soğukkanlılık içinde verdikleri bilinç dolu yanıtlar, mahkeme heyeti tarafından zerre dikkate alınmamış, duruşma kayıtlarına kuru sözler olarak işlenmekten öte hiçbir işe yaramamıştı. Ölüme mahkûm edilen gençlerden, Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde biyoloji ve felsefe okuyan Sophie Scholl henüz 21, tıp öğrencisi ağabeyi Hans Scholl ve ağabeyinin sınıf arkadaşı Christoph Probst ise henüz 24 yaşındaydılar. Üniversitenin tıp fakültesi öğrencileri, yaz ve yarıyıl tatillerinde Wehrmacht’ın sıhhiye bölüğünde görev yapmak zorundalardı. Hans ve Christoph da yaralı Alman askerlerin tedavisi için savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü Doğu Cephesi’nde görevlendirilmişlerdi. Nazilerin toplama kamplarındaki toplu kıyımlarına ve yüz binlerce Alman gencinin Hitler’in boş hayalleri uğruna nasıl bile bile ölüme yollandığına bu görevleri sırasında tanık olmuşlardı.

Münih’e, fakülte sıralarına geri döndüklerinde, Hitler diktatörlüğünün ülkelerini büyük bir felakete sürüklediğinden hâlâ habersiz olan, savaşın yarattığı yıkımlara körleşmiş Alman halkını uyandırmak için hızla harekete geçmişlerdi. Hans Scholl ve bazı okul arkadaşları büyük bir gizlilik içinde, Scholl Kardeşlerin oturduğu Franz Josef Caddesi, 13 No’lu binanın bodrum katında Beyaz Gül adını verdikleri pasif bir direniş örgütü kurmuşlardı. İmece yöntemiyle kaleme aldıkları bildirileri binbir güçlük içinde çoğaltıp Münih’te ve diğer büyük kentlerde değişik yöntemlerle el altından dağıtıyorlardı.

Bir yıl içinde, altında “Beyaz Gül” imzasıyla beş ayrı bildiri hazırlamışlardı. İçtenlikli bir dille yazılmış bu bildiriler okuyanları derinden sarsmış, bütün Almanya’da çok ses getirmişti. Apartman kapılarına, otobüs duraklarına, posta kutularına gizlice bırakılan ve hızla elden ele dolaşan bu bildirilerle küplere binen Gestapo, bütün üniversitelere “gizlidir” damgalı mektuplar yollayıp rektörlerden hademelere kadar bütün görevlilere, bu bildirileri hazırlayanların bir an önce yakalanmaları için acilen kendileriyle işbirliğine geçmelerini emretmişti. Münih başta olmak üzere birçok üniversitede yoğun bir sürek avı başlatılmıştı.

Bildirilerin büyük bölümü, telefon rehberlerinden rastgele seçilmiş adreslere postalanıyordu. Bu nedenle bütün postane çalışanları, postaneye sıkça gelenleri, fazlaca pul satın alanları hızla ihbar etmeleri yönünde emirler almışlardı. Okudukları üniversitenin ana binasında, altıncı bildirinin çantalarında kalan kısmını geri götürmeye içleri elvermeyen ve herkes dersteyken koridorlara, merdivenlere bu bildirileri alelacele, öbek öbek bırakan Scholl kardeşler, kendilerini sinsice takip eden okul hademesi Jakob Schmid tarafından yakalanmışlardı. Tüm akademilerin sistemli bir şekilde Hitler rejiminin emrine girmesinde öncü rol üstlemiş ve Nazi Partisi’ndeki etkin görevleri nedeniyle genç yaşında Ludwig Maximilian Üniversitesi’nin rektörlüğüne atanmış Prof. Walter Wüst, 18 Şubat 1943, saat 11.45’te ele geçirdikleri başarılı iki öğrenci kardeşi Gestapo’nun acımasız ellerine büyük bir gururla teslim etmişti.

GİYOTİNE VURULAN ‘’BEYAZ GÜL’’ SOPHİE SCHOLL

 

STADELHEIM CEZAEVİ KAPISINDA

Kızları Sophie ve oğulları Hans ile vedalaşmaları için verilen birkaç dakikalık süre, yaşamlarının en acı ânıydı baba Robert ve anne Magdalena Scholl için. Kederli karı koca, cezaevi görevlilerinin denetimi altında, tel örgülerle çevrili zırhlı ziyaretçi kapısından birbirine tutunarak ağır adımlarla dışarıya çıktılar. Onları çıkışta, kızları İnge ve Elisabeth, özel izinle Rus cephesinden kardeşleriyle son kez vedalaşmaya gelen asker oğulları Werner, Sophie’nin nişanlısı Yüzbaşı Fritz karşıladılar. Bütün aile cezaevi kapısında sımsıkı kucaklaşıp bir süre sessizce ağladılar.

Hapishanenin giyotin odasında ikindiüstü idam edilecek gençlerin cenaze işlemlerinin nasıl yürütüleceğini bildiren yazılı talimatı baba Scholl’e iletmişti cezaevi müdürü. Cenazeler, cezaevinin hemen yanındaki Perlacher Forst Mezarlığı’nda toprağa verilecekti. Mezarlık görevlileri, aldıkları emir gereği yan yana üç mezarı kazmaya başlamışlardı bile… Scholl ailesinin yetkililerden bir ricası vardı: Küçüklüklerinden beri birbiriyle çok iyi anlaşan, kısacık yaşamlarında hep yan yana olmuş, şimdi de ölüme omuz omuza yürüyen evlatları Sophie ve Hans’ın aynı mezara defnedilmeleri.

Hans , Sophie, Christoph. ÜNİVERSİTE BAHÇESİNDE

Mezarlığa uzanan yolda çocuklarının epey gerisinde kaldı Scholl çifti. Bu tarifsiz acının ağır yükünü taşıyacak güçleri tükenmişti. Mezarlığın girişindeki bir ahşap banka usulca oturduklarında yanlarında sadece oğulları gibi sevdikleri Fritz vardı. Stalingrad cephesinde, kucağında can veren askerlerin acısına şimdi nişanlısı Sophi’nin acısını da katacaktı Fritz. Cezaevinin soğuk hücresinde hızla yaklaşan ölümünü bekleyen biricik Sophie’sinin, görüşme ânında annesine, babasına söylediği son sözleri ne olmuştu acaba? Birkaç kez niyetlense de başları önlerine düşmüş, ölgün gözlerini birbirlerinden bile kaçıran Scholl çiftine bunu sormaya cesaret edemedi.

Uzun bir suskunluktan sonra baba Scholl, biraz önce yaşadığı sahneyi yutkuna yutkuna kendiliğinden anlatmaya başladı: “Onlara sımsıkı sarıldım. Sizinle gurur duyuyorum, yaptıklarınızla tarihe geçeceksiniz!” dedim, “Çocuklarımın, bu kötü yazgılarını büyük bir inanç içinde kabullenişlerine hayran kaldım. Her zamanki gibi dimdikti başları. Hans, ‘Anneciğim, babacığım, bütün şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!’ der büyük Goethe. Unutmayın, siz de yıkılmadan ayakta kalmayı başarmalısınız. Biz hiç pişman değiliz. Çünkü, yaptıklarımız doğruydu.’ dedi ayrılırken…”

NİŞANLISI FRİTZ’E SON MEKTUBU

 

Baba Scholl devam edemedi. Konuşmasını kesip mezarlık boyunca sıralanan çıplak ağaçlara çevirdi yaşlı gözlerini… Sophie’nin son sözlerini Fritz’in bilmek istediğini sanki duyumsamıştı anne Scholl. Mendiliyle gözlerini kuruladı, derin nefesler alıp verdi vedalaştığı ânı anlatmaya başlamadan önce.

Yanlarına girmeden kendime onlarca kez söz vermiştim. Onların önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie’mi solgun yüzüyle birden karşımda görünce, sözümü tutamadım. Ağladım… Fakat, kızım hiç ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Ölüme giderken bile üzmek istemedi benim küçük Sophie’m bizi. Gözyaşlarını içine akıttı. ‘Seni artık evimizin eşiğinde karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel köşesinde yeniden buluşacağız anneciğim, lütfen üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin!’ dedi. Ayrılırken onlara gözyaşımdan başka verebildiğim son şey, ellerimle yaptığım kurabiyelerim oldu. Ne çok severlerdi kurabiyemi…”

Hıçkırıklara boğulan anne Scholl’ün titreyen soğuk ellerini usulca avucuna aldı Fritz. Stalingrad cephesinde parçalanmış binlerce asker cesedinin arasında yitirdiğini sandığı yüreği, sol tarafında bir keder yumağı gibi sızım sızım sızlıyordu. Askeri üniformasının altında ilk kez böyle açıktan, kaderine sesli sesli lanetler okuyarak ağlıyordu o da…

Sophie’sinden aldığı son mektup paltosunun iç cebindeydi. Birkaç gün önce askeri hastanede ateşler içinde kıvranırken eline tutuşturdukları bu mektubu, son iki gecedir belki yüz defa gözyaşlarıyla okumuştu. Güzden kalma iki kuru yaprağı kısa mektubunun üst köşesine özenle yapıştırmıştı sevgili Sophie’si…

Sevgili Fritz’im,

Dün çiçekçiden satın aldığım üstü eflatun çiçeklerle yüklü, olağanüstü güzellikteki dal parçası, önümdeki yazı masamda, pencereden düşen gün ışığı altında salına salına dans edip durmakta…

Yüreğime ve gözlerime dolan sevincin coşkusuyla şu an en büyük dileğim; bu güzelim çiçekler solmadan bir an önce geri gelmen.

Ne zaman geleceksin?

İlk mektubum sana adres yanlışlığı yüzünden ulaşmamış. Şimdiki yazdığım adres yeterlidir umarım. En iyisi senden bir mektup alasıya kadar beklemek…

Geçenlerde Wilhelm Geyer ile burada ona ait resimlerin bir sergisini açtık. Onunla çok sık buluşuyoruz. Onun sıcak dostluğu insanı dinginleştiriyor.

Ne yazık! Sana bunları mektupta yazmak yerine, yanımda olmanı, bu güzel anları seninle yaşamayı isterdim oysa.

Yakında dönmen ve her şeye bıraktığımız yerden başlamak umuduyla…

Sophie’n sana çok çok selamlar yolluyor. 16 Şubat 1943, Münih”

‘’Kanlı hakim’’ Roland Freisler

 

SONSUZLUKTA BULUŞMAK ÜZERE

Vicdanının sesine yenik düştü kadın gardiyan. Kemerindeki anahtar topundan birini seçip Sophie’nin kaldığı hücrenin demir kapısını açtı. “Bu yaptığım kurallara aykırı, fakat…” diyerek, emredilen saatten biraz erkence çıkarttı Sophie’yi hücresinden. Yandaki bekleme odasına yürürlerken, önceden hazır ettiği sigarayı ve kibrit kutusunu Sophie’nin ince parmaklarına tutuşturdu. Sıkıntılı bir sessizlik içinde duvarlara, parmaklıklara bakınan Hans ve Christoph’un yanına getirdi Sophie’yi. Bu son birkaç dakika, kadın gardiyan tarafından vedalaşmaları için verilmişti onlara. Büyük bir günaha ortak olmanın verdiği kaçağan bakışlarıyla üç genci kısaca süzüp hızla ayrıldı yanlarından.

SCHOLL KARDEŞLER’İN DOĞDUKLARI EV

 

Sophie, okul günlerindeki gibi sımsıcak gülümsemek istedi onlara. Yapamadı. Bir süre sessizce bakıştılar. Gözlerinde birazdan göçüp gidecekleri o sonsuz karanlığın sönükleştirdiği bakışlar, yüreklerinde sahipsizliğin, yalnız bırakılmanın derin kederi vardı. Adaletin tunçtan terazilerini tutan o namuslu Alman yargıçları neredeydiler şimdi? Hipokrat yemini içmiş beyaz önlüklü hocaları, deney tüplerini aynı merakla gözlemledikleri onca okul arkadaşları… Çocuklarının başucunda sonu mutlu biten masallar okuyan anneler, babalar… Ak saçlı dedeler, iyi yürekli nineler… Kilise kürsülerinden durmamacasına iyilik, güzellik, dürüstlük vaazı veren ermiş rahipler… Neredeydiler şimdi? Ren’in, Main’in, Mosel’in bulanık sularını ağartan aklıkta şiirlerini boşuna mı yazmıştı Heine yoksa? Ya o mercan diliyle, ”Işık, biraz daha ışık!’ diyen Goethe’nin asırlık çağrısı hepten mi yitirmişti gönüllerdeki yankısını? Neredeydi, Weimer ormanlarından ”Tüm dünya kardeş olacak!” diye haykıran gür sesi Schiller’in? Alman topraklarına ışık dağıtan o büyük aydınlanmacılar; Kant, Hegel, Feuerbach… Neredeydiler? Şimdi zorbaların elinde inleyen bu topraklardan hiç mi felsefe geçmemişti yoksa? Bütün Alman halkı satmış mıydı ruhunu şeytana?

Elindeki sigarayı yaktı Sophie. Derin derin nefesler çekip ağabeyine uzattı; ağabeyi birkaç derin nefesten sonra Christoph’a… Tıpkı, kollu basım makinesinde ivedilikle bildiri çoğalttıkları gecelerin yorgunluk sigarasıymış gibi elden ele gezdirdiler bu son sigaralarını. Üçü de hiç konuşmuyordu; infaz görevlilerinin ürkütücü ayak sesleri duyulana kadar sadece gözleriyle paylaşıyorlardı son düşüncelerini. İnsan beyni ne tuhaftı! Ölümün kıyıcığındayken bile, kimi anıları gizlendiği yerlerden olanca canlılığıyla sürükleyip getiriyordu bir bir… Hans, kız kardeşinin inançlı, saf yüzünü, duruşma salonunda izlediği gibi bir kez daha gururla izliyordu. Saka kuşu gibi narin, saf bir kız kardeşin birazdan yok olup gideceğini düşünmek bir ağabey için ne acıydı! Sophie’nin üniversite okumak için Münih’e geldiği gün, ağır valizleriyle trenden zar zor inişi, peronda koşuşturan kalabalığın ardına gizlenen ağabeyinin, tıpkı çocukluk günlerindeki gibi birden önüne sıçrayarak onu korkutuşu, ardından sevinç çığlıklarıyla kucaklaşmaları daha dün gibiydi…

Scholl Kardeşler ve Christoph Probst Mezarları

 

Münih’te yeni tanıştığı okul arkadaşları, İngiliz Bahçesi’ndeki Seehaus’ta biralarını yudumlarken, bu bahçenin rengârenk ilkyaz çiçekleri arasında kitap okumanın doyulmaz güzelliğini ballandıra ballandıra anlatmışlardı Sophie’ye. O günden beri Sophie’nin Münih’te gerçekleştirmek istediği ilk düşü bu olmuştu. Fakat şimdi, ilkyaz çiçeklerinin açmasına haftalar kalmışken göçüp gidecekti bu dünyadan. Oysa Sophie’yi örgütten uzak tutmak için ne çok ısrar etmişti Hans. Fakat söz dinletememişti inatçı kız kardeşine. Örgütün en küçük üyesi olmanın coşkusuyla her işe hepsinden önce atılıyor, aldığı her görevi en iyi şekilde yerine getiriyordu Sophie.

Arkadaşları Christoph ise, Scholl kardeşlerin gözlerine biraz suçlulukla bakıyordu şimdi. Çünkü duruşmada kendisine son söz hakkı verildiğinde, ısrarla infazının ertelenmesini dilemişti mahkeme heyetinden. Bu isteği, korkaklığından ya da yaptıklarından pişmanlık duyduğu için değildi. Christoph evli ve üç çocuk babasıydı. Üçüncü çocuğu daha dört haftalıktı. Karısı Herta, günlerdir loğusa ateşiyle hasta yatıyordu. Diğer çocukları ise iki ve üç yaşındaydılar. Babalarının yüzünü ileride hiç anımsayamayacak yaşta olsalar da onları son bir kez kucağına almak, doyasıya öpmek, koklamak istiyordu Christoph. Bu son dileği, Yargıç Freisler tarafından “Alman çocuklarının senin gibi aşağılık bir babaya ihtiyaçları yoktur!” diyerek anında reddedilmişti.

Sophie Scholl Büstü. Yakalandıkları Ana Bina

 

Hans’ın odasında ele geçirilen bir bildirinin üstüne sadece adı not düşülmüştü Christoph’un. Ve bu tek kanıt, onu giyotinin altına götürmeye yetmişti. Scholl kardeşler, uzun sorgularda ısrarla, “Örgütü biz kurduk, örgütle ve yazıp dağıttığımız bildirilerle bizden başka hiç kimsenin ilgisi yoktur!” deseler de bu ifadeleri hiç dikkate alınmamıştı.

Arkadaşlarının bu cesur duruşları karşısında, karısını ve çocuklarını son bir kez görmek umuduyla da olsa, üstü kapalı bir af dilediği için içten içe derin bir pişmanlık duyuyordu Christoph… Oysa, Scholl ailesi ve Fritz de mahkeme heyetine acil damgalı birer mektup iletip, Hans ve Sophie’nin affedilmesini dilemişlerdi. Çünkü ailenin diğer oğlu Werner de damat adayları Yüzbaşı Fritz gibi, savaşın en kanlı cephesi olan Stalingrad’da savaşan bir askerdi. Bu durumun hafifletici bir neden sayılabileceği umudundaydılar. Onların af dileği de hemen reddedilmişti.

Beyaz Gül”ün diğer üyeleri, Willi Graf, Alexander Schmorell ve son bildirinin tamamını kaleme alan, ayrıca örgüte para, kâğıt, mürekkep, posta pulu sağlayan hocaları Prof. Kurt Huber de Gestapo’nun ele geçirdiği belgeler ışığında yakalanıp tutuklanmışlardı. O ağır işkenceler, geceler boyu süren sorgulamalar ve ardından “Kanlı Yargıç”ın peşin ölüm kararı onları bekliyordu şimdi. Her şey bir anda olup bitmişti.

Kaçınılmaz sona yürürlerken tek tesellileri, mahkeme heyetine cesurca haykırdıkları sözleriydi. Sophie, Freisler’in nefret dolu gözlerinin içine bakarak, “Bizim bildirilerde yazıp söylediğimiz gerçekleri mutlaka sizler de düşünüyorsunuz; ama bunu seslendirmeye yüreğiniz yok, çünkü hepiniz korkaksınız!” demişti. Hans ayağa kalkarak, kız kardeşinin sözlerini cesurca tamamlamıştı:

Bugün bizi idam ediyorsunuz, fakat yarın sizler idama mahkûm edileceksiniz!”. Christoph ise, “Almanya’nın yaşaması için, faşist Hitler rejiminin mutlaka yıkılması gerekir! Yaşasın özgürlük!..” diye çınlatmıştı duruşma salonunu.

Saat 17’ye yaklaşıyordu…

Nazilerin ünlü celladı Johann Reichhart, ardında bıraktığı binlerce infazın verdiği alışkanlıkla “hazırım” işaretini verdi infaz görevlilerine. Gardiyan bekleme odasının kapısını açıp giyotin odasına gidecek ilk ismi seslendi: Sophie Scholl!

Üç genç, “Birkaç dakika sonra sonsuzlukta buluşmak üzere!” diyerek sımsıkı sarıldılar. Siyah elbiseli, kravatlı, fötr şapkalı infaz görevlileri, Sophie’nin zayıf bileklerini kelepçeleyip avluya çıkardılar. Giyotin odasının eşiğinde durup batmaya hazırlanan kış güneşine çevirdi yüzünü Sophie. Kamaşan gözlerini kırpıştırarak son sözlerini mırıldandı:

Güneş hâlâ ışıl ışıl…”

———————————————————————————————————————————–

NOTLAR:

    1. Wehrmacht: Savunma Gücü. 1935-1945 Nazi Almanyası’nın ordusuna verilen ad.

    2. Almanya’da binlerce okula, caddeye, alana, başta Scholl Kardeşler olmak üzere “Beyaz Gül” örgütünün altı kurucu üyesinin adları verilmiştir.

    3. Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nin girişindeki alana ”Scholl Kardeşler Alanı” adı verilmiştir. Bu aynı zamanda tarihi üniversitenin adresidir.

    4. Bildiri dağıtırken yakalandıkları ana binanın toplanma avlusunda Sophie Scholl’ün bronz bir büstü, “Beyaz Gül” üyelerinin mermer duvara işlenmiş adları vardır.

    5. Scholl ailesinden ayrılmak istemeyen Fritz Hartnagel, Sophie’nin ablası Elisabeth Scholl ile evlendi. Dört oğulları oldu.

    6. Scholl ailesinin diğer oğulları Werner, iki kardeşinin idamından bir yıl sonra, 1944’te Stalingrad Cephesinde yaşamını yitirdi.

    7. ‘Kanlı Yargıç’ Roland Freissler, 1945’teki Berlin bombardımanında öldürüldü.

    8. Yazıdaki Sophie’nin mektubu ve belge niteliği taşıyan bilgiler Alman Devlet Arşivindeki özgün halinden alıntılandı ve çevrildi. Çeviriler: Senar ve Selçuk Ülger.

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir