Tuna Dergi
İçimdeki sinema aşkını alevlendiren film: Arabistanlı Lawrence İçimdeki sinema aşkını alevlendiren film: Arabistanlı Lawrence
SİNAN ÇAKMAK sinancakmak@gmx.net Yönetmen: David Lean Senaryo: Robert Bolt, Michael Wilson Görüntü: Freddie Young Yapımcı: Sam Spiegel Kurgu: Anne Coates Ülke: Büyük Britanya Oyuncular:... İçimdeki sinema aşkını alevlendiren film: Arabistanlı Lawrence

SİNAN ÇAKMAK
sinancakmak@gmx.net

Yönetmen: David Lean
Senaryo: Robert Bolt, Michael Wilson
Görüntü: Freddie Young
Yapımcı: Sam Spiegel
Kurgu: Anne Coates
Ülke: Büyük Britanya
Oyuncular: David O’Toole, Alec Guiness, Anthony Quinn, Jack Hawkins, Omar Şerif, Claude Rains
Savaş ile sinema modern tarih boyunca birbirinden hiç ayrılmadı. Soğuk Savaş esnasında Hollywood’un dünya üzerindeki etkisi hepimizin malumu. Joseph Goebbels’in sinemayı ne kadar etkin bir propaganda aracı olarak kullandığını da gördük. Günümüzde hala filmler üzerinden dünyaya mesajlar verilmekte, kitleler bir araya getirilmekte veya düşmanlar yaratılmaktadır ve beyaz perdenin gücü etkin bir şekilde kullanılmaktadır.
KIDEMLİ YÖNETMENLERİN “MUCİZE” OLARAK TANIMLADIKLARI BİR ESER
Dergimizin bu ayki kapak konusunun “1. Dünya Savaşı” olduğunu öğrenince içimi bir heyecan kapladı. Çünkü bana sinemayı sevdiren filmi, Arabistanlı Lawrence’ı, yazmayı uzun zamandır istiyordum. Öte yandan filmin yaklaşık 4 saatlik süresi, dünya sinema tarihindeki yeri ve Thomas Edward Lawrence’in derin karakterini kaleme almak açıkçası gözümü korkutuyordu.
Arabistanlı Lawrence 1963 yılındaki Akademi Ödülleri‘nde aralarında en iyi yönetmen, en iyi uyarlama senaryo, en iyi sinematografi dahil toplam 10 kategoride aday olmuş ve bunların yedisini kazanmış bir başyapıt. Steven Spielberg ve Martin Scorsese gibi kıdemli yönetmenlerin “mucize” olarak tanımladıkları bir eser. Aynı zamanda Amerikan Film Enstitüsü’nün hazırladığı “100 yıl 100 film” listesinde (1998 yılında) en iyi beşinci film…
Thomas Edward Lawrence, nam-ı diğer “Arabistanlı Lawrance”, İngiliz ordusunun Kahire’deki bürosunda çalışan sıradan bir istihbarat görevlisidir ve Arap Yarımadası’ndaki isyanı gözlemlemesi için bölgeye gönderilir. Zaten bir Arap uzmanı ve maceraperest olan Lawrence bu zorlu görevi hemen kabul eder ve yola koyulur. Prens Faysal’ın çöldeki çadırına ulaştığında moral olarak bitkin, henüz organize olmaktan çok uzak ve barbar bir halkla karşılaşan Lawrence, dağılmakta olan Osmanlı ordusuna karşı aldığı askeri zaferlerle ve insan ilişkilerindeki başarısıyla hemen Arap bedevilerinin güvenini, saygısını kazanır ve onların gözünde bir kahraman olur. Devamında ise karakterimizin kendi iç çekişmelerini, kendi kendini bir nevi üstün insanlığa terfi ettirmesini ve İngiliz devletine olan sadakatiyle, Arap halkına olan sevgisi arasında kalışını izleriz. Peki, filmin bu denli başarıya ulaşması bir tesadüf müydü?
SİNEMA TARİHİNİN EN BÜYÜK  FİLMLERİNDEN BİR TANESİ
Lawrence’ı ilk defa yaklaşık 10 yaşındayken izlediğimde filmin her alandaki büyüklüğüne hayran kaldığımı hatırlıyorum. “Lawrence of Arabia” benim gözümde tam anlamıyla bir başyapıt örneğidir. Seyircisine her anlamda çok büyük bir film olduğunu görüntüleriyle, senaryosuyla, oyunculuklarıyla ve elbette müzikleriyle kanıtlıyor. Filmde vasat veya vasat altı hiçbir yer yok gibi. Kusursuz sinematografisiyle yönetmen çok büyük bir başarıya imza atarak tabiri caizse görüntüleri “konuşturmuş”. Bu nokta çok önemli, çünkü yaklaşık 227 dakika süren filmde nispeten çok az diyalog var. Hikâyesini ve derinliğini salt görüntülerle net bir biçimde seyirciye aktarabiliyor olması bu filmi izleyicinin gözünde en iyi yapan etkenlerden biri kanımca.
Arabistanlı Lawrence daha ilk saniyelerinden itibaren seyirciyi ne kadar büyük ve destansı bir filmin beklediğinin işaretlerini veriyor. Muhteşem bir uvertürle açılan film, ilk 4 dakikası boyunca seyirciye siyah bir görüntüde filmin müziğini duyuruyor. O kadar başarılı bir eser ki seyirci gözlerini kapatmış olsa bile filmi daha görmeden, karşısına çıkacak görüntüleri, çöl atmosferini ve sıcaklığını iliklerine kadar hissedebiliyor. Hiç kuşku yok ki filmin müziklerini besteleyen Maurice Jarre bir şaheser yaratmış ve bu sayede ilk Oscar Ödülünü kazanmıştır. Dahası iki yıl sonra yine David Lean tarafından yönetilen “Doktor Jivago” filmiyle bu başarısını tekrarlamıştır.
FİLME ÖZEL ÜRETİLEN LENS
Sinematografik açıdan, bence sinema okullarında ders olarak okutulacak derecede bir görüntü yönetmenliği başarısı var filmde. Şerif Ali karakterinin seyircinin huzuruna ilk çıktığı sahne sinema tarihinde parmakla gösterilebilecek derecede kusursuz olarak nitelendirilebilir. Sahne Lawrence ve rehberinin yorucu bir yolculuğun ardından bir bedevi kuyusundan su içmesiyle başlar. Arap rehber hafif endişeli gözlerle uzaklara bakakalır. Durumu fark eden Lawrence da gözlerini kısar, uzaklara endişeli ve meraklı bir bakış atar. O da biz seyirciler gibi önce hiçbir şey göremez. Sanki içinde yaşıyormuşçasına uçsuz bucaksız Arap çöllerine öylece bakar ve olacakları heyecanla bekleriz. Bir sonraki planda ise çok uzaklarda bir siyah nokta fark ederiz. Bu siyah nokta Lawrence ve rehberine kilometrelerce öteden giderek yaklaşmaktadır. Siyah nokta giderek büyür. Filmi izleyen biz seyirciler de Lawrence ile birlikte onun deve üstünde gelen bir insan olduğunu anlarız. Gelen kişi önce düşman Arap aşiretinin bir mensubu olan rehberi uzaklardan tek kurşunla vurur, Lawrence ile lakonik bir diyaloğa girer. Kısaca kendisini tanıtır ve gider. Ama yönetmen karakteri seyirciye mükemmel bir şekilde tanıtmış, Lawrence’ı ve bizleri nelerin beklediğini başarıyla yansıtabilmiştir. O kadar kusursuz ve detaylı bir sahnedir ki Panavision Şirketi özel olarak 482 milimetrelik (mm) bir lens üretir ve bu lens bir daha başka bir filmde kullanılmaz.
40 DERECELİK SICAKLIKTA KUSURSUZ SAHNELER
Filmin birçok yerinde uzun uzun planların, mükemmel çöl görüntülerinin ve gece çekimlerinin yer almasının yegâne sebebi yönetmen David Lean’in seyirciye kendisini mümkün olduğu kadar filmin içindeymiş gibi hissettirmek istemesi ve bunu ustalıkla başarmasıdır.
Zaten film 70 mm ile çekilmiştir ki, zamanın teknolojisiyle görüntü yönetmeni bu sayede bir sinema devrimi yapmıştır. Filmin büyük bir bölümü gerçek mekânlarda ve çok zor şartlar altında çekilmiştir. Ürdün‘ün ünlü çölü Wadi Rum’da 40 derecelik sıcaklık altında kusursuz ve detaylı savaş sahneleri göz kamaştırır. Oyuncuların tamamı deve üstünde kılıçla savaş eğitimi almıştır. Nitekim başrollerdeki David O’Toole ve Mısırlı Omar Sherif bu filme kadar pek tanınan oyuncular olmamalarına rağmen, başarılı performanslarının ardından dünya çapında tanınan birinci sınıf aktörlere dönüşmüşlerdir. Anthony Quinn ve Alec Guinness’e diyecek söz yok, yaptıkları her işte mükemmel performanslar sergilemişlerdir zaten.
60‘lı yıllar, bu tarz destansı ve büyük bütçeli tarihi filmlerin zirveyi gördüğü dönemlerdi. Nitekim benim de sinemanın tadını en çok alabildiğim dönemler yine bu yıllarda çekilmiş eserler. Fakat Lawrence’ı özel kılan ve bence diğerlerinden bir adım öne çıkaran olgu üç değişik yoldan giden sofistike senaryosu. Arabistanlı Lawrence asla salt bir savaş veya tarihi bir filmi değildir. Film her şeyden önce muhteşem bir “character arc” (karakter gelişimi) barındırıyor. Sıradan bir asker olarak filme başlayan Lawrence, film bittiğinde megaloman bir yarı tanrıya dönüşerek ciddi varoluşsal acılar çekiyor. Bu anlamda filmi iki yarıya bölebiliriz. Birinci bölümde bir insanın kahramanlaşmaya kadar giden başarılı hikâyesini, insanlarla olan ilişkisini ve zafer için her yolu mübah gören durumunu izliyoruz. Hatta Arap halkı, kahramanları Lawrence’a geleneksel kıyafetlerini giydirerek onu Araplaştırıyorlar. Onun adı artık “El Aurens” oluveriyor.
İkinci bölümde ise karakterin zafer sarhoşluğuyla ve narsistliğiyle kendine verdiği zararı ve işin içine ciddi engeller girince engellenemez düşüşünü ve her şeyden, hatta kendinden bile kaçışını izliyoruz.
BİR BAŞYAPIT
Senaristler Robert Bolt ve Michael Wilson aslında bize üç konuyu birden başarıyla yansıtıyorlar. İlki aynı zamanda filmin de ana omurgasını oluşturan durumdur. Bir istihbaratçının türlü engeller ve zorluklara rağmen görevini başarıyla yerine getirmeye çalışmasını ve hatta hem İngilizlerin hem de Arapların gözünde durdurulamaz yükselişini ve efsaneleşmesini izliyoruz. İkinci durumda ise bunu başaran adamın kendi içine yaptığı derinlikli yolculuğu, değişmesi ve bundan zevk alışını… Sonunda da bir megaloman olarak düşüşü mükemmel bir anlatım diliyle seyirciye aktarılıyor. Üçüncü konu ise tam anlamıyla bir Doğu-Batı çekişmesini yansıtıyor ve kader anlayışını sorgulatıyor. Film boyunca Arap halkı barbar ve geri kalmış olarak gösteriliyor izleyicilere. İngilizler ise çetrefilli planlar içinde olan ve onları kandırmaya çalışan emperyalist Batılıları temsil ediyor.
Bence Arabistanlı Lawrence sinema tarihinin “The Godfather”dan sonra ki en büyük filmi. İçime sinema sevgisini yerleştiren ve üzerinden yaklaşık bir yarım asır geçmesine rağmen her izlediğimde ayrı zevk aldığım, yeni yeni detaylar yakaladığım ve her sinemaseverin mutlaka izlemesini tavsiye ettiğim bir başyapıt…

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir