Tuna Dergi
LASZLO’NUN ÇİFTLİĞİNDE LASZLO’NUN ÇİFTLİĞİNDE
SELÇUK ÜLGER suelger@web.de YOLU KAYBEDİNCE Macar ovalarında kaybolmanın bile şiirsel bir tadı var. Hortobagyi Ulusal Parkı’na giden ana yoldan yanlış yöne sapınca, kendimizi ayçiçeği... LASZLO’NUN ÇİFTLİĞİNDE

SELÇUK ÜLGER
suelger@web.de

YOLU KAYBEDİNCE

Macar ovalarında kaybolmanın bile şiirsel bir tadı var. Hortobagyi Ulusal Parkı’na giden ana yoldan yanlış yöne sapınca, kendimizi ayçiçeği tarlalarıyla bezeli Nádudvar kasabasında bulduk…  Kasaba terk edilmiş gibiydi. Herkes tarlasında tapanındaydı demek ki. Etraftaki sulak tarlalardan taze biçilmiş ot kokuları doldu arabamıza. Otlaklardan bakınan atlar, sivri boynuzlu Puszta inekleri, koyun, keçi sürüleri hâllerinden çok memnun görünüyordu. Bir ara dikiz aynasında oğlumla göz göze geldik. Kaşlarıyla otlayan at kümelerini işaret edip gülümsedi. Budapeşte’de yaz güneşi altındaki uzun yürüyüşlerimizden bunalıp sabrını yitirdiği anlarda, tatil keyfi kaçmasın diye Puszta köylerinde at binme sözü vermiştik ona. Unutmamış! Nádudvar’ın her köşesinde insandan çok at var zaten; unutsaydı bile burada hatırlardı… Çocukluğuna kır kokuları sinmiş her insanın hemen ısınacağı bir kasabaydı burası. Ahşap çitlerle çevrili geniş çiftliklerde binicilik öğrenen kasklı çocukların at sırtında attıkları sevinç çığlıkları içimizi iyimserlikle doldurdu. Coşkuyla sordum:

“Nádudvar’da konaklamak isteyenler?”

Üçümüzün eli de havaya kalktı…

PANSİYON KİŞVARÔŞİ

Kasabayı dolaşırken bir pansiyon gördük: Kisvarôsi Panziô. Tam düşlediğimiz gibiydi. Saz çatılı, ahşap bir yapı. Bahçesinde çıkrıklı kuyu bile var! Hemen ziline bastım. Kapıyı açan olmadı. Komşu evden bizi gören bir kadın, “Durun, bekleyin!” işareti yaptı. Bahçede oynayan çocuklardan birine seslendi. Çocuk, ara sokaktan koşturup gözden kayboldu. Biraz sonra yaşlı bir kadınla geri geldiler. Kadın yumuşak bir sesle, “Szia!” dedi. Biz de “Szia!” dedik ama arkasını getiremedik. Ortak dilimiz yok! Kadıncağıza ne desek, ne sorsak gülümsüyor; yanıtı hep aynı: “İgen! İgen!” (Evet! Evet!) Nasıl olsa onun için Macarca dışındaki bütün diller aynı. Bari Türkçe konuşayım, dedim. Hem Macarcada yüzlerce Türkçe sözcük var diye duymuştum. Şansımıza, belki birkaç ortak kelime tutturursak, birden anlaşıveririz güleç yüzlü teyzemizle!

“Odanız kaç forint teyzeciğim?”

“İgen, igen!”

“Kahvaltınız var mı?”

“İgen, igen!”

“Arabamızı yandaki garaja park edebilir miyiz?”

“İgen, igen!..”

“…”

Kapıyı açtı, buyur etti, neşeyle girdik pansiyona. Telefonla birini aradı; bir süre konuştu ve bana uzattı almacı. Aradığı kızıymış, adı Rozsi. Almancası çok iyi. Debrecen kentinde öğretmenmiş.  Kasabalarını çok sevdiğimizi ve birkaç gün pansiyonlarında kalmak istediğimizi söyleyince, Rozsi dedi ki: “Aslında bu aralar pansiyonumuz kapalı. Babam hastanede, annem bir başına bütün işlere yetişemiyor. Evimiz pansiyona biraz uzak. Kahvaltısız konaklamayı kabul ederseniz, annem anahtarı size verip gidecek! Köşede, paprikalı, peynirli börekleriyle ünlü küçük bir pastane var, kahvaltınızı orada yaparsınız.” Hemen kabul ettik. Lafı uzatmadı Rozsi, “Öyleyse evinizdeymiş gibi rahat edin! Bir sorun olursa bana telefon açarsınız. Size Pusztamızda iyi dinlenceler diliyorum!”

Telefonu kapatmadan annesinin adını da sordum; Katalin’miş. Katalin teyzemiz önümüze düşüp tek tek odaları gösterdi bize. Pencereleri bozkıra bakan odayı seçtik. Ayrılmadan bir gün önce, kızı Rozsi aracılığıyla haberdar edeceğiz, ödeme yapmak ve anahtarları teslim etmek için bir kez daha buluşacağız Katalin teyzemizle…

László’nun Çiftliğinde


LÁSZLÓ
BABA’NIN BİR ÇİFTLİĞİ VAR

Pansiyonun önünde oynayan çocuklara işaretlerle at çiftliği sorduk. Tarlaların başladığı yönü gösterip, “László! László Farm!” dediler. Kolayca bulduk çiftliği. Binicilik öğretmeni László‘nun huzur dolu çiftliği, çocukluğumuzun “Ali Baba’nın bir çiftliği var” diye başlayan şarkısındaki gibi tıpkı. Aklınıza gelen evcil hayvanların çoğu var çiftlikte. Köşede çok eski ama bakımlı bir traktör duruyor. Dededen kalma denebilecek eski moda tarım araçları da derli toplu sıralanmış bir çardağın altına. Çiftliğin samanlığındaki bütün bölmeler, ağzına kadar yemlerle dolu. Mutluluğun dingin havası, çiftliğin her köşesine sinmiş. Ortalıkta dolaşan sevimli hayvanların hiçbiri diğerine ilişmiyor. Sırası gelen seslice kendi dilinde şarkısını söylüyor. László ve ailesi yaşamlarından çok hoşnutlar. Bu ilk bakışta seziliyor.

László biraz İngilizce, karısı da Almanca biliyor; lisede öğrenmişler. Kasabaları ve çiftlikleri hakkında bilgiler edindik. Birkaç kaplıcası dışında görmeye değer pek bir şeyi yokmuş kasabanın. “Varsın olmasın!” dedik, “Sizin gibi sıcak insanları, güzel atları, ayçiçeği tarlaları var ya!..”

Boy boy çocukları çekine çekine yaklaştılar yanımıza. Adlarını söylediler: Oğulları Gabor, kızları Judit ve İmola. En küçükleri İmola çok delişmen. Onunla biraz el şakası yaptım, yüz buldu. Omzuma binmek istedi. Kaldırıp oturttum omzuma. Oturur oturmaz o minik elleriyle hemen saçıma, kulaklarıma sımsıkı yapıştı, çizmeli ayaklarını da boynuma doladı. Bunu gören László, “Kızım çok iyi bir binicidir, düşer diye tasalanmayın, düşmez!” dedi.

László’nun Çiftliğinde

Ahşap çitlere sırtımızı yaslayıp László ve karısıyla uzun uzun sohbet ettiğimizi gören meraklı komşuları, akrabaları çiftliğe sökün ettiler. “Kasabamıza hoş geldiniz!” sözleriyle selamladılar bizi. László ve karısını soru yağmuruna tuttular. Cümlelerinde sık sık, “Török” (Türk), “Törökorzság” (Türkiye), “Németország” (Almanya) geçiyordu. Macarca çok güzel bir dil. Fin-Ugor dil ailesinden. Kelimelerinde bol bol ü’ler, ö’ler, i’ler var; tıpkı Türkçemizdeki gibi. Anlıyormuşçasına, severek dinledik konuşmalarını. Bu güzel yârenliğin ortasında birden, Nâzım Hikmet’in 1950’lerde Budapeşte’de konukken söylediği, “Burada, Macaristan’da evimde gibiyim. Sanki kardeşlerimin, kuzenlerimin arasındayım.” sözlerini anımsadım. Haklıydı. Etrafımızı saran dostluk çemberi, şairimizin sözlerini doğruluyordu…

İmola hâlâ omzumdaydı. Annesi sık sık “İn artık!” işareti yapıyor, kızıyor fakat İmola hiç oralı olmuyordu. Terleyen avuçlarını çiçekli pazen pantolonunda ya da benim saçımda güzelce kurulayıp tekrar yapışıyordu kulaklarıma…

László‘ya, oğlumuza Budapeşte’de verdiğimiz at binme sözümüzden bahsettim. “Eğer bu sözümüzü tutamazsak, bu güzelim Puszta gezimiz yara alacak László!” dedim. Biraz düşündü, kepini çıkartıp kafasını kaşıyarak, “Yaz tatilleri hep böyle! Bugün, yarın ve önümüzdeki hafta o kadar çok öğrencim var ki sırasını bekleyen! Fakat, ta Almanya’dan kasabamıza kadar gelmiş, bizim çiftliğimizi arayıp bulmuşsunuz, size nasıl ‘Hayır.’ diyeyim? İkindiüstü gelin, atlarınızı hazır ederim!” dedi. Sevindik; fakat şaşırmadık. Nâzım Hikmet’in “kardeşlerim, kuzenlerim” dediği insanların arasındaydık. Oysa Almanya’da bu tür işleri kesinlikle ayaküstü halledemezsiniz. Önünüze hemen imzalanacak sayfa sayfa kaza sigortaları serilir; ardından kask ve binicilik giysilerindeki ölçütler, ahıra giriş saatleri, atlara davranış talimatnamesi… Daha dinlerken pes edersiniz! Ne ata ne eşeğe binesiniz kalır! Fakat Puszta’da bir saat içinde sekiz odalı pansiyonun anahtarları cebimizde, László‘nun tavlı Nonius atları da derhâl emrimizdeydi. Ve domates gibi kızarmış kulaklarım da omzumdan inmek istemeyen küçük dostum İmola’nın minik avuçlarında…

László’nun Çiftliğinde

PUSZTA ATLARININ SIRTINDA

Başka ülkelere gezmeye giderken, bavulumuzda hep ufak armağanlar bulundurma gibi bir huy edindik. Birden yeşeren kısa dostlukları bazen küçük bir armağan hepten unutulmaz kılıyor. Çantamdaki yetmişlik özel gümrük rakısını ve badem ezmeli Lübeck çikolatalarını Lászlógile vermeyecektik de kime verecektik?! Çiftliğe ikindiüstü yeniden geldik. “Bu gördüğün Török rakısı László!” dedim. Kırmızı yanakları birden gevşedi. Kalın gözlüğünün ardında daha bir irileşti çakır gözleri. Öğrencilerinden en kıdemli olanı yanına çağırıp minik binicilere bir süre göz kulak olma görevi verdi. Ve hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu. Biraz sonra elinde küçük kadehlerle, meyve dolu tepsiyle geri geldi. Karısı, kuzenleri, kafa dengi komşuları sarmaşıklarla kaplı çardağın altında toplandılar. Belli ki László onları da Török rakı şölenine davet etmişti. Yetmişlik şişeyi açıp kadehleri doldurdu. Baktım su katmıyor; “Su nerede László, susuz çok ağır olur!” dedim. Duymazdan geldi. Kadehlerimize çın çın vurup şamatacı dostlarının uğultusunu bastıran bir sesle, “Egészségedre!” (Egeşşegedre!) diye bağırdı. Hepimiz bir ağızdan şen şakrak tekrarladık: “Egeşşegedre!” Ben de Türkçe seslendim: “Şe-ree-fee!” Bir ağızdan tekrarladılar. Bir dikişte boşalttılar bardaklarını. Boğazı yananlar ikinci kadehi istemediler. Yüzlerini ekşite ekşite kadehlerini tepsiye ters koydular. Fakat László ikinciyi dikti tepesine. “Şişede durduğu gibi durmaz László! Biraz su kat lütfen!” dedim. Ama nafile! Üçüncüyü de susuz dikti tepesine. Biraz sonra da hafiften yalpalayarak uzaklaştı. Baktık, çiftliğin en iri Nonius atlarını dizginlerinden çeke çeke getiriyor. Belli ki kurs öğrencilerini bindirmeye kıyamadığı en özel atlarıydı bunlar. Benim köyde eşeğe, katıra çok binmişliğim vardı ama ömrümde hiç ata binmemiştim. Oğlum ve karım da öyle. Oğlum şaşkınlıkla söylendi: “Baba bu atlar ne böyle? Kim binecek bunlara?!” Gerçekten de kim binecekti bu atlara?! Korktuğumuz başımıza geldi. İri kara gözleriyle nazlı nazlı bakınan kız perçemli atlarını getirdi dikti önümüze László. Susuz rakının coşkusuyla belki de “Estergon’da, Egri’de, Zigetvar Kalesi’nde iki asır at sırtında kılıç sallamış koca Töröklerin has torunları bunlar! Bu atlar yakışır onlara; nasıl olsa hakkını verirler!” diye düşünmüştür. Gözlerimize bakınan atların ipeksi gövdelerini, perçemlerini uzun uzun okşadık. Yonca yığınlarından tutam tutam avuçlayıp sevgiyle uzattık. Islak dudaklarıyla ellerimizi gıdıklaya gıdıklaya yedi atlar uzattığımız yoncaları. Ardından bir tutam daha… Derken, László sıkıldı. Eliyle ilerideki midillileri gösterip, “Okşamak, ot ikram etmek için olanlar orada! Bunlar atalarımızın emaneti soylu atlar Török dostlarım!” dedi, “Hadi binin artık, galop yaptırın! Nal sesleriyle inletin Puszta Ovası’nı!…” Şaşkındık. “Nasıl olacak bu László?” dedik, “Hayatımızda ilk kez ata bineceğiz!” İnanamadı. Şaka yapıyoruz sandı. Oğlum yineledi: “Mister László, inanın biz ilk kez ata bineceğiz, babam şaka yapmıyor.” László, kalın gözlüğünü düzeltti. Atları ehlileştiren, at sırtına ilk binen kavmin torunlarıydık güya! Dikkatle yüzümüze tekrar baktı. Şaşkınlığı susuz rakıdan daha beter çarptı László‘yu. Esrikliğin gevşettiği diliyle, çitin etrafında sohbete tutuşmuş dostlarına sesli sesli anlattı çaresizliğimizi. Bu kez kahkahalar atarak, kıkırdayarak, içinde yine “Török” geçen cümleler kurdular.

At binicisi (Çikoş) Puszta

“Neye gülüyorsunuz, neler konuşuyorsunuz?” diye sormadık. Fakat biz sormadan László anlattı konuşulanları: “Bakın size diyorlar ki; bu Nonius atlarının sırtını Puszta’da böyle boş bırakmak, onlara yapılacak en büyük hakarettir. Bu arkadaşlar İmparator Attila’nın öteki torunları değiller mi yoksa?!..” Ellerimizi yana açarak özür diler gibi baktık kalabalığa. Bir kahkaha daha koptu… Kasklarımızı uzattı László. Atları biniş alanının ortasındaki demir kazıklara özenle bağladı. Geniş bir daire oluşturacak kadar uzattı urganı. “Bu güzelim atları meydana çıkardım bir defa. Binilmeden hangara geri götüremem artık! Hadi korkmayın, dizginler bende, binin şimdi!”

László’nun komutlarını, gücü kaslarından taşan atların sırtında acemice uygulayarak geniş daireler çizdik durduk kumlu toprağın üstünde. Diğer öğrenciler de atlarına sıçrayıp çit kıyısındaki koşu şeridinde dörtnala koşturmaya başladılar atlarını. Birden 10 kişi olduk alanda. O küçük çocukların binicilikteki hünerlerini, yüksek engelleri ustaca atlayışlarını hayranlıkla izledik.

Oğlu Gabor ve büyük kızı Judit artık babaları gibi ustalaşmışlar binicilikte. Kırlarda uçuşan kelebekler gibi özgürler atlarının sırtında. İmola bile durmadan akan burnuyla “pony’sinin” (midilli) yelesine yapışıp dörtnala turladı alanda. Daha ilk günden herkes adlarımızla seslenmeye başladı bize. Çocukların hünerlerini bize gururla gösterişleri, Puszta Ovası’na çöken akşam kızıllığı kadar güzeldi…

VEDA VAKTİ

Üç günlük Nádudvar konukluğumuz su gibi geçti. Her gün ikindiüstü László‘nun çiftliğinde saatlerce at sırtındaydık. Hevesimizi aldık. Veda vakti geldi. İmola’yı son kez omzuma kaldırdım. Yine kıkırdayarak kulaklarıma yapıştı. “Ayrılık vakti geldi dostlar.” dedik. László ve karısı üzgündü. “Her yıl gelin; çiftliğimizin kapısı size her zaman açıktır.” dediler. “Usta birer binici olarak gene geleceğiz çiftliğinize; o güzelim atlarınızla dörtnala Nádudvar kırlarına açılacağız!” dedik kucaklaşırken. İmola, Judit ve Gabor’un bizi gözyaşlarıyla uğurlayışı, hepimizi çok duygulandırdı.

Rozsi’yi bir gün önceden bilgilendirmiştik. Eşyalarımızı arabamıza taşırken Katalin teyzemiz kapıdaydı. Çantasından bizim Avanos’unkileri aratmayacak güzellikte çanak, çömlekler çıkardı. Meğer Nádudvar çömlekçilikte Avanos’la yarışır bir kasabaymış. Belli ki Hititler buralardan da geçmiş! Fakat burada çömlekler kızıl çamurdan değil, siyah çamurdan yapılıyormuş. Her gün ovanın başka güzelliklerini de görmek için dolaştığımızdan, dibimizdeki çömlek atölyelerini keşfedememişiz. Pansiyoncu teyzemizin armağanlarını teşekkür ederek özenle çantamıza yerleştirdik. Pansiyon ücretini ödemek için içeri girdik. Anlaştığımız ücretin altında bir tutar yazdı kâğıda. Kabul etmedik. Fazlasıyla ödedik. Kaldığımız odanın masasına biz de onun için üstünde “köszönöm” yazılı küçük armağanlar bırakmıştık. Fakat ona söylemedik.

Akasya çiçeklerinin uçuştuğu Hortobagyi kırlarından Balaton Gölü’ne doğru ağır ağır yol alırken, üç gece uyku çektiğimiz o huzur dolu odada Katalin teyzemiz bizi bir kez daha sevgiyle ansın istedik…

Kümülüs Altında Pusta Ovası

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir