Tuna Dergi
ÖLÜLER FUARI ÖLÜLER FUARI

ÖLÜLER FUARI

Öykü Temmuz 17, 2021 tunadergi 1

RUHİ TÜRKYILMAZ tuerkyilmazruhi@gmail.com Almanya’nın Kuzey Ren (Rhein) Eyaletinde mevsimin yüzü ilk yaza dönmüştü. Bir sağlık kurumunda görevli olan Meryem, yaşadığı kentte mesleğiyle ilgili açılan... ÖLÜLER FUARI

RUHİ TÜRKYILMAZ
tuerkyilmazruhi@gmail.com

Almanya’nın Kuzey Ren (Rhein) Eyaletinde mevsimin yüzü ilk yaza dönmüştü. Bir sağlık kurumunda görevli olan Meryem, yaşadığı kentte mesleğiyle ilgili açılan fuara gitmek istiyordu. Bu istemi duyunca aracıma binerek yola girdim. Avrupa’yı okyanusa bağlayan Ren köprüsünün altından nehir gemileri, üstünden ben geçtim. Bir saat önce başlayan yolculuk Meryem’in evinde sona erdi. Evde ikram edilen kahveyi içtikten sonra, gerçek yaşamı ölülerden öğrenmeye gittik. Fuar alanı kalabalıktı, orada ikinci elden bir yaşam sergileniyordu. Gişeden bilet alıp içeri girince gördük ki yüzyıllar öncesinden kalan kemiklere, organlar takılmış deri dokusu giyen iskeletler yeniden dirilmişti. Embriyonu ön sıraya koymuştu fuarın mimarları.

Cam kafeste karnı şişkin bir kadın yatıyordu. Bakışında tedirginlik, karnında doğum bekleyen bir bebek vardı. Gebe kadın, kan ve serum almayı yasaklayan bir tarikatın inancına sahipti. Çıplak gövdesine yabancı el ve göz değmesinin inancına aykırı olduğunu söyleyip doğum yardımı almayınca bir vücuttan iki can uçup gitmişti. O’nun yanına geldiğimizde Meryem, ölü vücut çalıştıran kumandanın tuşuna basıp kadını canlandırdı. Bu acı olayın nasıl geliştiğini izlemeye başladık. Bebek annenin karnında dolaşıyor, bir türlü doğum yolunu bulamıyordu. Sancının başladığı anda kadının rengi sarı, çocuğun hareketleri hızlıydı. Doğum savaşı ilerledikçe kadın morarıyor, çocuğun hareketleri azalıyordu. İlerleyen saatlerde göbek bağı çocuğun boynuna dolandıkça bebek ağzını yumurtadan yeni çıkan kuş yavrusu gibi açıp kapatıyor, anne cereyana çarpılmış gibi titriyordu. Beklenen dram sonuçlandı, ana karnında doğum bekleyen çocuk kendini göbek bağıyla asmıştı. Doğum sancısına, bebeğinin ölüm acısını katan anne de bir süre sonra can verdi, faili ilkellik olan canlar toprağa gömüldü. Beni içten etkileyen ölüler fuarında daha ne gibi sürprizlerle karşılaşacağımı düşünmeye başladım? Fuarda sergilenen bilimsel olaylar hekimlik mesleğine katkı sağlıyordu, bu konuda Meryem, not defterine çok şeyler yazdı.

Fuara gelenler kıyamet koptu sandı, Copernicus güldü, yeni bir buluşun peşindeydi. Güneşin beş milyar yıldan beri kendine bağlı yıldızlara ışık ve ısı verdiğini, beş milyar yıl daha vereceğini, Güneş bitince sistemin çökeceğini araştırıyordu. “Kolay gelsin.” dedim. “Benim için kolay olan sizin için zordur.” dedi.

Sağda uzun boylu bir delikanlı göğsüne saplanan oku, iki eliyle çıkarmaya çalışırken can vermişti. Bu okun, doğaya silah fabrikası yapılmasını istemeyen bir Kızılderili’nin yayından fırlatıldığını, ucundaki kanattan tanıdım.

Daha zevkli bir sanatla uğraşan Leonardo Da Vinci’nin yanına gittim. Mona Lisa’nın resmini yapıyordu. Fırçayı bırakıp elini uzattı, el sıkışırken Meryem fotoğrafımızı çekti. Leonardo öldüğü zaman tabutuna konan en güzel tablosuyla fuara geliyordu. Sınırdaki bekçiler, “bunu geçiremezsin” deyince tablo gümrükte kalmıştı.

Mona Lisa’yı kıskanan Fransa Kraliçesi Marie Antoniette kenardan bakıyordu. Boynunda giyotin izi, başında tacı vardı. Yanındaki kısa boylu adam Napolyon’du. Onu ünlü şapkasından tanıdım. Bu gelişinde Moskova seferine çıkmayı düşünmüyordu. Savaşın insanlık suçu olduğunu geç de olsa öğrenmişti.

Ünlüler sırası çok kalabalıktı, Rus Çariçe kürkler, Hindistanlı İndra Gandhi ipek giysiler içindeydi. Juilus Caesar, yanındaki Romalı tarihçiye, yeraltında Brutus’tan öcünü aldığını anlatıyordu. Fuardakilerin en mutlusu Everest’te oturan Konfüçyüs’tü. Ona, öğütlerine yakışır bir doğu selamı verip geçtim.

Duvara yaslanan iki kişi, ünlülerle görüştüğüme içerlemiş; yüzleri dökük, göğüsleri açıktı. Onlara yaklaşmak istemediğimi sanmışlar, oysa sırayla herkese uğruyordum. Onlar da zahmet edip dirilmişlerdi. Birinin elinde su bardağı, diğerinin dudağında pipo vardı. Önlerindeki organ çalıştıran tuşa Meryem bastı, soluk alıp vermeye başladılar. Tütün içenin ciğeri simsiyahtı, soluk verince rahatsız olduğumu gördü. “Bakma kara göründüğüne buluğ çağından beri duman altındadır, hiç arıza yapmadı.” dedi.

Sokrates’in yanına geçtim, aklı saat gibi çalışıyordu, kendine yapılan zulümden üzgün olduğumu sezdi. Baldıran zehri onun için uyku ilacıydı, uyanınca kalkıp gelmişti. “Aymazlara, ‘tek bir Tanrı var’ demiştim, beni zehirleyip yerin dibine soktular. Fuara gelince gördüm ki bilgilerimi zimmetine geçirenler dünyayı aralarında paylaşmışlar, tümüne tazminat davası açtım.” dedi.

Yüzülen derisinin üstünde oturan ‘Enel Hak’ sözünün kahramanı Hallac’ı Mansur’u tanıdım. Derisini post olarak kullanıyordu, hemen fotoğrafını çektim. Sınırdan geçerken sorun yaşamıştı “derisiz gidemezsin.” demişler O, dinlememiş! “Derimi ben yüzmedim, dirilirken de bana derisiz can verdiler. İnsanlık beni böyle görmek istiyor, yolumu kesmeyin!” diyerek Ölüler Fuarına katılmıştı. Fuarda derisine astronomik bir değer biçmişler, “vermem” demiş; “benim yüzyıllarca çektiğim acıları satın alacak kadar paranız olduğunu sanmıyorum!” diyerek deri tüccarlarını kovmuştu.

Tiyatro kıyafetine benzer giysiler içinde William Shakespaere’i gören herkes tanıdı. Elinde kalem kağıt yoktu. Yanına giderken ceketimi ilikledikten sonra, tokalaştık. “Yeni yapıtlar var mı üstat,” dedim. “Yok, cezalıyım. Hamlet’e çok zülüm ettiğimden yazma yasağı koydular. Büyücüler dünyanın üstünü berbat ettikleri gibi, altına da sansür koyup kendilerine benzetmişler.” dedi.

Pencereden esen rüzgar yel değirmeni çeviriyordu. İlgimi çekti, manyetik alanına girdiğimde açılan ahır kapısından fırlayan atlı şövalye Don Kişot (Don Quijote) kılıcını çekip yel değirmenine saldırdı. Cervantes’e “yerin dibinde bu savaşı kim kazanıyor?” diye sordum. “Orada rüzgar yok, değirmenin kanatlarına ben üflüyorum, nefesim kesilince Don Kişot kazanıyor.” dedi.

Piramit’ten gelen Ramses, mumyalı olduğundan hiç yaşlanmamıştı. Eski çağlarda krallar, kafataslarıyla saray yapar, içlerini geyik postuyla donatırlardı. Kadeş Savaşı’nda Hititler kendi kanlarının üstüne yatınca, Ramses’in askerleri onların ellerini bilekten kesip piramidin içini düşman elleriyle donattılar. Ölüler Fuarında bu olayı simgeleyen bir Hitit paşasının elini, Ramses boynuna asmıştı.

Uzay gemisiyle gelen Yuri Gagarin bizi izliyordu. Onunla konuşmak için kaç basamak çıktığımı saymadım. “Senin yeraltında ne işin var?” diye sordum. “Çok yükselmiştim, siyasete gireceğimi sezmişler, uçağıma sabotaj yaparak otuz beş yaşımda beni yerin dibine gömdüler. Yanlış adrese gönderildiğime itiraz edince yeniden uzaydaki adresime kavuştum.” dedi.

Fuarda Copernicus, Rus Çariçe Katerina ile tanıştı, Gagarin Kleopetra’yla evlendi. “Burada düşünen bilim adamlarını öldürüyorlar.” diyerek Gagarin’in uzay aracına binip Mars’a gittiler.

Dünya’da duygusal nutuklar atıp toplu kıyım yapanlara, fuara gelirken konuşma yasağı konmuştu. Onların bölümüne şeffaf duvardan baktım. Gaz odaları cesetlerle, fırınlar insan kömürüyle doluydu. Duvarın önünde nöbet tutan sicili bozuk adamın elinde, insan derisinden yapılmış şemsiye vardı. Boynuna asılan künyesi kafatasından yapılmış, üstüne “Ari Irk” kahramanı yazılmıştı.

Şoke olmuştum, kendime gelince bitişik odaya baktım, parçalanmış, kavrulmuş, ışınlanmış üç ayrı ceset harmanı görünce çılgına döndüm. Bu kıyımda nöbet tutan baş aktörün cinnet madalyası, kamikaze uçağının kanadındandı, üzerinde Hiroşima damgası parlıyordu.

Denizaltı tünelinin kapısına gelmiştim. Tabelasına “Karaelmas Denizi” yazılmış, içeride ölüm savaşı veren başları miğferli, dişleri kazma, solungaçları kürek, gözleri kömürden balık adamlar vardı. Çığlıklarını duyunca kara kapıyı aydınlatan ışıldağın şalterini açtım. Işık yandığı anda kazmalarla cam duvara hücum ettiler, kıramadılar duvarı. Nöbetçiyi aradım, gözleri paralel baktığı için işine son verilmişti, orada kimse yoktu. Oysa toplu kıyım yapanlar, fuara sığmayacak kadar çoktular. Burası Soma’da bir yeraltı deniziydi, faili meçhul değildi bu olayın?

Yemeğe davet ettiler, kıramadım. Rakıyı çok özlemişlerdi. “Aşağıda rakı yok mu?” diye sordum. Papazkarası içen Hayyam yanıtladı. “Var da Dünya’nın altına akıttığı pis sulardan üretilmiş, içilmiyor!” dedi. Onu bulmuşken özel bir soru daha sordum. “Yeraltı dünyasında bir zulüm, bir de huzur ülkesi varmış, sen hangisinden geliyorsun?” dedim. “Ben sivri uçları sevmem, tarafsız bölgeden geliyorum.” dedi.

Ölülerden çok şey öğrendim, organlarının çalıştığını görünce kiminin yürüyüşe çıkacağını, kiminin birbirine sarılıp dans edeceğini sandım. Ayrılırken gözlerim buğulandı. Onlar yeryüzüne gönderilen yeraltı elçileriydi. Ölüm vakti gelmeden, insan eliyle canlarını verenlere daha çok acıdım. Vedalaşmak istedim. Beni sevdiklerini, ne vakit görüşeceğimizi bilmek istediler. Bu isteklerini duyunca bir gerçeği hatırlattım. “Dünya’daki tüm canlılar arasında öleceğini bilen tek canlı varlık insandır, o da bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilemez.” dedim.

O gün tekrarlanmış bir yaşamın içine girmiştim, vakit ışık yılı hızıyla geçmişti… Copernicus Güneş Sistemi’nin saatini beş milyara beş kalaya kurmuştu, ben kapıdan çıkarken zil çalmaya başladı, Güneş söndü! Son adımı karanlık bir boşluğa atmıştım, nereye savrulduğumu göremedim.

  • MEHMET EMİN ORPEN

    Ağustos 10, 2021 #1 Author

    SAYIN EDİTÖR YENER GÜNEŞ ; ÇOK DEĞİŞİK BİR YAZI.YAZAR EKMEĞİNİ 2. DÜNYA SAVAŞININ YENİK HİTLERİN ÜLKESİNDE KAZANDIĞINDAN DOĞAL OLARAK YENİLMİŞLİĞİN EZİKLİĞİYLE BEYİNLERDEN HİÇ ÇIKMAYAN ANTİ-SOVYETİZM PROPAGANDASININ ETKİSİNDE KALMIŞ OLABİLİR Mİ ? SİZE VE YAZARA SELAM

    Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir