Tuna Dergi
WACHAU VADİSİ’NDE KEYİFLİ BİR TEKNE TURU WACHAU VADİSİ’NDE KEYİFLİ BİR TEKNE TURU
AHMET SARAL ahmetsaral.as@gmail.com FOTOĞRAFLAR: DR. YUNUS KOBAL Pandemi başlayana dek son 10 yıl içerisinde yolum her yıl en az bir defa Viyana’ya düşmüştü. Tüm... WACHAU VADİSİ’NDE KEYİFLİ BİR TEKNE TURU

AHMET SARAL
ahmetsaral.as@gmail.com
FOTOĞRAFLAR: DR. YUNUS KOBAL

Pandemi başlayana dek son 10 yıl içerisinde yolum her yıl en az bir defa Viyana’ya düşmüştü. Tüm bu seyahatlerimi düşündüğümde, bu tarihî başkentteki hemen hemen tüm sarayları, müzeleri ve bahçeleri gezmiş olduğumu fark ederek “Yeni seyahatimde farklı ne yapabilirim?” sorusuna yanıt aradım ve ülkenin Aşağı Avusturya olarak anılan bölgesinde Tuna Nehri’nin süzüldüğü Wachau Vadisi’ne günübirlik bir gezi yapmaya karar verdim. Bu yazımda, gezi sonrasında bende iz bırakan ayrıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum. Gezimde bana kardeşim Emre ile beraber çok değerli bir ağabeyimiz, sevgili Dr. Yunus Kobal da eşlik etti. Yazıda görmüş olduğunuz tüm fotoğrafların, kendisinin kadrajına yansımış olan güzel kareler olduğunu en baştan sizlerle paylaşmak isterim.

Sadece Avusturya’nın değil; Avrupa kıtasının da en güzel doğal, tarihî ve kültürel manzaralarından biri olan ve her yıl dünyanın pek çok ülkesinden turist çeken Wachau Vadisi, Krems an der Donau kasabası ile Melk şehrinin arasında yer alıyor. 40 kilometre uzunluğundaki vadi, tarih öncesi çağlardan beri yerleşim alanı olduğundan 2000 senesinde UNESCO tarafından Dünya Mirası alanı olarak kabul edilmiş. Öyle ki, 2009’da National Geographic dergisi bünyesindeki uzman gazeteciler tarafından 109 tarihî yer arasından en çok oyu alarak “dünyanın gezilmesi gereken en iyi tarihî bölgesi” seçilmiş.

Turumuza başlamak için şehir içi ulaşım ağının da bir parçası olan banliyö treni aracılığıyla öncelikle 19. Viyana olarak anılan Döbling’e gittik. Seçkin restoranların ve şarap mahzenlerinin bolca bulunduğu Döbling, Ludwig van Beethoven’ın 3. Senfoni’sini bestelediği yer olarak biliniyor. Buradaki tren istasyonundan bizi Viyana’nın 70 kilometre batısında bulunan Krems an der Donau’ya götürecek olan tren ile rötarsız olarak tam 1 saat 15 dakika süren bir yolculuk yaptık.

Bin yıldan eski bir tarihe sahip bu kasabaya adım atar atmaz, Orta Çağ’dan kalma tarihî kent merkezi ve bu merkezde bulunan, 15. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş ve artık sembolleşmiş olan Steiner Kapısı bizleri karşıladı. O zaman dört kapı yapılmış ama günümüze sadece bu kapı ulaşabilmiş.

Bu tek kapıdan geçip ilerlediğimizde karşımıza oldukça ilginç bir karikatür müzesi çıkmış olmasına rağmen, vadiye yapacağımız seyahatin heyecanı bizleri bu müzeye girmekten alıkoydu. Neyse ki günlerden pazartesi olduğunu fark ederek müzeler için tatil günü olduğunu hatırlayıp teselli bulduk. Önümüze çıkan ve araç trafiğine de açık olan küçük yolu trafiğin aktığı yönde izleyerek kıyıya, Tuna Nehri’ne kadar ulaştık ve bizi vadide gezdirecek olan “MS Wachau” isimli tekne karşımıza çıkıverdi.

Teknenin demirli olduğu iskelede bilet satış noktaları mevcuttu. Orada belirli aralıklarla sefere çıkan ve aynı hizmeti sunan “MS Prinz Eugen” isimli bir teknenin daha olduğunu gördük. Tarifelere uygun olarak giderseniz, mutlaka sıradaki sefer için bilet alma imkânınız mevcut. Biletinizi internet üzerinden satın almak belki daha hesaplı olabilir ama biz kendimizi biletleri doğrudan gişeden almaya şartlayarak gitmiştik ve yaklaşık 10 dakikalık bir bekleyişin ardından toplam üç saat sürecek ve vadinin sonundaki Melk’te sona erecek sefer için biletlerimizi alabilmiştik. Teknede yolcuların manzarayı doyasıya seyredebilecekleri, fotoğraf çekebilecekleri, hatta rahatça uzanabilecekleri teraslar mevcuttu. Yemek yiyerek manzaranın tadını çıkarmak isteyenler için de mönüde kahvaltıdan tutun da Avusturya’nın ünlü yemeği şnitzele kadar çeşitli yemeklerle birbirinden lezzetli şaraplar uygun fiyatlarla konuklara sunuluyordu.

Yolculuğumuzun başlamasının ardından terasta esen hafif rüzgârı yeni yeni hissetmişken belki de Wachau’daki en güzel kasaba olan Dürstein’a ulaştık. Burası, çarpıcı mavi kilise kulesi ve bu kilisenin içinde yer aldığı kale kalıntılarıyla fotoğrafçıların gözdesi. Öyle ki, kasabanın yukarısındaki yoldan bisikletleriyle geçmekte olan sporcular ya da yolcular için dahi sırf fotoğraf çekebilmeleri amacıyla, nehrin diğer yakasında bulunan Rossatz’a geçip geri dönebilecekleri küçük bir yüzer rampa tahsis edilmiş. Burada bir zamanlar mevcut olan kalede bir süreliğine V. Leopold tarafından esir alınan İngiltere Kralı “Aslan Yürekli” Richard tutulmuş.

Teknemiz Tuna Nehri kıvrımları üzerinde yol alırken; sırasıyla Beyaz Kiliseleri (Weissenkirchen), Aziz Michael Müstahkem Kilisesi’ni (St. Michael’s Wehrkirche) ve devamında tüm vadi üzerindeki en büyük şarap üretim bölgesi olan Spitz kasabasını görme ve tekneden fotoğraflama şansımız oldu. Spitz’in çok az ilerisinde oldukça karizmatik olduğunu düşündüğümüz Hinterhaus Kalesi kalıntılarının altından geçtik. Üç bölümden oluşan bu kalenin etkileyici kalıntıları, Jauerlingstock isimli yerel bir tepenin kayalık sırtı üzerine kurulmuş.

Ardından Willendorf isimli küçük kasabaya yaklaştık. Kasaba belki küçük ama ünü Avusturya’da çok büyük çünkü Ağustos 1908’de burada Eski Taş Devri’nde yapılmış olduğu düşünülen ve 29 bin 500 yaşında olduğu belirtilen kireç taşından bir şişman kadın figürü bulunmuş. Buna da “Willendorf ’un Venüsü” (Venus of Willendorf) adı verilmiş. Viyana’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde (Naturhistorisches Museum) sergileniyor. Daha önceki müze gezilerimizden birinde bunu yakından görme imkânımız olduğu için bulunduğu yerden geçmek de bizi ayrıca heyecanlandırdı.

Güzergâhımızın sıradaki mevkisi olarak Nehir bizi bu kez vadideki sembol yapılardan birinin önünden geçirdi: Schönbühel Kalesi ve Manastırı bir kaya çıkıntısının hemen köşesinde tüm ihtişamıyla yükseliyordu. Yedi yaşındaki Bavyera Prensesi Elisabeth -gelecekte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında “İmparatoriçe Sisi” olarak tanınacaktır- 1844’te bu manastırda bir süre konaklamış ve bulunduğu süre boyunca gelip geçen teknelere el sallamış. Sefere çıkan tekne kaptanları artık ezbere biliyorlardır ama kalenin tam önünde suların içinde biraz tehlikeli gibi duran iki kaya çıkıntısı var. Yerel dilde bunlara “İnek ve Buzağı” anlamına gelen “Kuh und Kalb” adı verilmiş.

Artık son durağımız olan Melk uzaktan göründüğünde, bu kez de başka bir heyecana kapılıyoruz çünkü o güne kadar televizyonlarda ya da dergilerde gördüğümüz, benzersiz ve göz kamaştıran mimarisine hayran kaldığımız Benedikt Manastırı’nın hemen altındayız. 11. yüzyılda kale olarak inşa edilen bu yapı, 12. yüzyılda Benedikt rahiplerine hediye edilmiş ve manastır olarak kullanılmaya başlanmış. 1702-1736 yılları arasında yapımı tamamlanan ve dünyanın en itibarlı barok mimarilerinden birisi sayılan manastır kütüphanesinde, 15. yüzyıldan günümüze kadar 85 bine yakın ciltli ve nadide kitap bulunduğu söyleniyor.

Melk’te gün batımının da etkileyici olduğunu mutlaka ifade etmeliyim: Avusturyalı gazeteci, yayıncı ve savaş muhabiri Georg Bittner’in 1915 yılında ziyaret ettiği İstanbul’u tasvir ettiği bir yazısında yaptığı son derece ilginç bir karşılaştırmayı paylaşmak istiyorum: “…bu yol üzerinde sabahtan akşama kadar oturup dilenen korkunç görünüşlü sakat bir dilenci çocuk ve İstanbul’un dünyaca ünlü en güzel görüntüsüne sahip büyük Galata Köprüsü vardı. Her akşam Alman subayları Galata Köprüsü’ne giderek minarelerin ardından batan güneşi seyrediyorlardı. Bu subayların hiçbiri hayatları boyunca Melk Manastırı’nın penceresinden Tuna tepelerini ve Klosterneuburg kubbelerini, akşam kızıllığında seyretmemiş olmalılar!”
Evet, gün batımı gerçekten de bizleri büyüleyecek güzellikteydi ama yine de bu manzaranın Moğollar grubunun da bir bestesine konu olduğu üzere “Haliç’te Gün Batımı” ile kıyaslanamayacağını her iki yerden gün batımını zevkle izleme şansına erişmiş biri olarak açıkça belirtmek isterim.
Karaya ayak basmamızın ardından biraz da Melk’in içerisinde gezindik. Ön cephesi yaklaşık 150 yıl önce yeniden tasarlanmış ve 1575 yılında inşa edilmiş belediye binası; 1657 yılında inşa edilen ve günümüzde bir eczanenin faaliyet gösterdiği Lebzelterhaus; Barok Dönem’in son zamanlarında ön cephesindeki kabartmaları tamamlanan ve 1792’de inşa edilen eski posta binası gibi şehrin en önemli turistik yerlerini gezerek bizi Viyana’ya geri götürecek olan trene binmek üzere istasyona yöneldik. Rötarsız tam 60 dakika süren bir yolculuğun ardından başkente ulaştık. Günün tatlı yorgunluğunu, iş sonrası sosyalleşmek için bir araya gelen Viyanalılarla beraber aynı ortamda lezzetli bir yemek yiyerek atmaya çalıştık.

Henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir