Tuna Dergi
YETMİŞ YILLIK BEKLEYİŞ YETMİŞ YILLIK BEKLEYİŞ
SELÇUK ÜLGER suelger@web.de 15 ŞUBAT 2014 CUMARTESİ Sabah sessizliğini yırtan sireniyle Pozsonyi Sokağı’na girdi cankurtaran. Fakat acelesi boşunaydı. Bayan Radnóti gün ağarmadan ölmüştü. Yüz... YETMİŞ YILLIK BEKLEYİŞ

SELÇUK ÜLGER
suelger@web.de

15 ŞUBAT 2014 CUMARTESİ

Sabah sessizliğini yırtan sireniyle Pozsonyi Sokağı’na girdi cankurtaran. Fakat acelesi boşunaydı. Bayan Radnóti gün ağarmadan ölmüştü. Yüz iki yaşındaki kadının cansız bedeni birazdan doktorlar eşliğinde alınıp semt hastanesinin morguna kaldırılacaktı…

Her gün kapısını tıklatıp hal hatır soran yardımsever komşuları, yetmiş dokuz yıldır oturduğu binanın eşiğinden gözyaşlarıyla uğurladılar Fanni teyzelerini…

Bayan Radnóti’nin ölümü, bütün radyolardan, televizyonlardan saat başı duyuruldu ülkeye. Bazı sunucular, şair kocasının bu yüce ruhlu kadına adadığı şiirlerle başladılar acı haberi vermeye…

Budapeşte’nin değişik okullarında yıllarca Rusça ve Fransızca öğretmenliği yapan Bayan Radnóti, emekli olduktan sonra, kocasıyla sadece dokuz yıl yaşayabildiği tek odalı yuvacığına çekilmişti sessizce. Kapısının zilinde ve posta kutusunun kararmış bakır levhasında, Alman faşizmine kurban verdiği kocasının adı yazıyordu hâlâ: “Dr. Miklós Radnóti”.

Kocasını yitirdiğinden beri derin bir suskunluk içindeydi Bayan Radnóti. Kalabalıktan hoşlanmıyor, zorunlu olmadıkça sokağa pek çıkmıyordu. Kitaplarıyla avunamadığı bungun günlerinde balkonuna çıkıyor, korkuluklara tutunup Tuna’nın akıp giden sularını izliyordu uzun uzun…

Nazi kampında yazdığı şiirlerin birinde sevgili kocası, “Bekler sarışın Fanni, kızıl alıç çitlerinin önünde” diye sesleniyordu hasretle yolunu gözleyen karısına…

Bayan Radnóti, ölene dek, tam yetmiş yıl bekledi şair kocasının yolunu…

Hem de onun bir daha dönemeyeceğini bile bile…

 

MİKLOS RADNOTİ LİSESİ’NDE SAYGI TÖRENİ

Dunakeszi, Tuna kıyısında minicik bir kent. Budapeşte’nin hemen ayak ucunda.

Miklós Radnóti Lisesi, Dunakeszi’nin köklü okullarından. Öğrencileri, sanata ve edebiyata çok duyarlılar. Lisenin bahçesinde, gri kaya parçasına kabartılmış küçük bir portresi var şairin…

Okul yönetimi, Bayan Radnóti’nin ölüm haberini alır almaz yetenekli öğrencilerine hemen görevler paylaştırıp bir veda töreni hazırladı. Bayan Radnóti’nin toprağa verileceği günün sabahı, öğretmenler, öğrenciler ve okulun diğer görevlileri bir saat sürecek tören için tiyatro salonunda toplandılar. Okul müdürü kısacık açılış konuşmasından sonra, salondaki sessiz topluluğu saygı duruşuna davet etti. Okulun müzik öğretmeni, saygı duruşu boyunca Zoltán Kodály’ın hüzünlü bir parçasını çaldı kemanıyla. Edebiyat öğretmeni, tiyatro kolu öğrencilerinden Eszter ve Katalin’e gözleriyle işareti verdi. Sahne karartıldı. Siyah elbiseli bu iki kız öğrenci, başları hafif öne eğik, ağır adımlarla çıktılar sahneye. Miklós ve Fanni’nin otuzlu, kırklı yıllardaki fotoğrafları kısa aralıklarla yansıtılıyordu sahne duvarına. Eszter, kürsüye birkaç adım kala durup arkadaşına yol verdi.  Hazırladığı metni özenle serdi kürsüye Katalin, mikrofonu ayarladı. Salondan çıt çıkmıyordu. Pürüzsüz sesiyle okumaya başladı:

“Fanni Gyarmati ve Miklós Radnóti’nin ölümsüz sevdaları 1926’da başlamıştı. Fanni, henüz 14 yaşında bir lise öğrencisiydi. Matematiği pek sevmiyordu, karne notu zayıftı. Bayan

Hilbert’ten matematik dersi almaya gönderdi ailesi onu. Hilbert ailesinin evine gittiği ilk gün, ailenin oğulları gibi sevdiği bir gençle karşılaştı Fanni. Çekingen gözlerle bakıştılar birbirlerine. Tanışırken Fanni’nin yüzü al al oldu. Kendisinden üç yaş büyük, bu yakışıklı gencin adı Miklós’tu. Onun da matematiği zayıftı; haftada birkaç kez uğruyordu Hilbert’lerin evine. Gencin anne ve babasının olmadığını, dayısının yanında yaşadığını kısa bir süre sonra Bayan Hilbert’ten öğrenecekti Fanni…

Fanni Gyarmati lise yıllarında

Kumaş tüccarı dayısı, ilerde işlerini kimsesiz yeğenine devretmek için ticaret okuluna yollamıştı onu. Fakat, Miklós’un gönlü tecimde değil, edebiyattaydı. Çok okuyordu. Kendisiyle sohbet etmekten hoşlanan Hilbert’lere her fırsatta, edebiyatı çok sevdiğinden bahsediyor, dayısının katı tutumundan yakınıyor, kendisine bir yol göstermelerini rica ediyordu. Hilbert’ler de, dayısını saygılı bir dille ikna etmesini öğütlüyorlardı her defasında…

Miklós Radnóti öğrencilik yıllarında

 

Fanni de, bu sıcakkanlı öğretmen karı kocaya daha ilk günden ısındı. Hiç sevmedikleri matematik dersi, iki sevimli öğrenciyi bu huzur dolu evde bir araya getirmişti. Sevinçleri gözlerinden okunuyordu. Matematik dersine hiç bu kadar istekle koşmamışlardı. Bazen Fanni, Miklós’u daha uzun görebilmek için erkenden geliyor, bazen de Miklós, eski kitaplarından birini Fanni’ye vereceği bahanesiyle geç ayrılıyordu Hilbert’lerden. Gençlerin ilk bakışta sezilen bu acemi sevdalarını, ergenliğin gelgeç delilikleridir, diyerek görmezlikten geliyordu Hilbert ailesi. Bazen öğrencilerinin bir aradaykenki sevinçlerini soldurmaya gönülleri elvermiyor, masaya çaylar, kekler getirip ders sonrası sohbeti uzatıyorlardı…

Yaşından beklenmeyen bir olgunluğa sahipti Fanni; oturgunluğuyla hem aileyi hem de Miklós’u şaşırtıyordu. Miklós’un zaman zaman belleğinden okuduğu şiirler de Fanni’yi büyülüyordu. Okuldan sonra da buluşmaya başladılar. Bu gizli buluşmalarda sırılsıklam aşık oldular birbirlerine. Fakat, Fanni’yi üzen tek şey vardı; bazen kuytu sokaklarda el ele dolaşırken sevdiği genç ansızın suskunlaşıyor, saatlerce tek kelime konuşmuyordu. Doğum gününde bile bir hüzün doluluk seziyordu sevdiği gençte Fanni. Buna bir anlam veremiyor, sabırla Miklós’un kendiliğinden içini dökeceği günü bekliyordu…Ve o gün geldi; yüreğinin derinliklerinde gizlediği acılarını Fanni’sine yutkuna yutkuna anlattı Miklós. Babası, beş yıl önce aniden ölmüştü. Annesinin ve küçük kız kardeşinin sıcaklığına sığınacakken, annesi bildiği kadının üvey annesi, kendisinden beş yaş küçük kız kardeşinin de üvey kız kardeşi olduğunu öğrenmişti. Babasının ölümünden sonra Miklós’u karşısına alıp, ona açıkça gerçeği anlatmıştı üvey annesi. Oysa, bu iyi yürekli kadın, sevgisiyle, sevecenliğiyle üvey annesi olduğunu o güne kadar hiç duyumsatmamıştı Miklós’a. Savaş sonrası yılların yoksulluğunu, sıkıntılarını büyük bir kentte iki çocukla bir başına göğüsleyemeyeceğini anlayınca, kızını alıp Budapeşte’den ayrılmaya, Erdel’de (Transilvanya) yaşayan ailesinin yanına dönmeye karar vermişti. Miklós’u götüremeyecekti. Gözyaşlarına boğulan Miklós’tan kendisini anlamasını, affetmesini diliyordu üvey annesi… Sadece babasından değil, annesi bildiği kadından ve nereye gitse peşinden gelen kız kardeşi Ágnes’ten de ayrı düşmüştü bir anda. Akrabaları sahip çıksalar da, sıcak yuvasını yitirmişliğin ve yalnızlığın acısı içinde kıvranıyordu Miklós. Dayısına ve diğer akrabalarına sık sık “Benim annem kimdi? Ne zaman, nasıl öldü?” diye ısrarla soruyor, merak dolu bakışlarla yanıt bekliyordu onlardan. Sorduğu herkes birden suskunlaşıyor, yanıt vermekten kaçınıyordu. Çocuğun ısrarına artık dayanamayan yaşlı bir kadın akrabası, Miklós’un kumral saçlarını okşaya okşaya anlattı bir gün ona gerçeği: “Zavallı annenin adı da, üvey anneninki gibi İlona’ydı. Çok güzel bir kadındı. Fakat, 5 Mayıs 1909’da, zayıf kalbi ancak seni doğurana dek dayanabildi; doğum sırası ikiz kardeşine geldiğinde ikisi de öldüler…”

Küçük dünyası bir kez daha alt üst oldu Miklós’un. On iki yıldır kutladığı doğum günü, talihsiz annesinin ve ikiz kardeşinin ölüm günüydü! Taşıdığı canını, onların yaşamına son vererek elde etmişti sanki. O günden sonra, annesinin ve ikiz kardeşinin katili gibi gördü kendini hep. İlerki yıllarda yüreğinden parça parça kopup şiirlerine düşecekti bu hiç sağalmayacak sancısı…

Karima Mektup siiri. Orjinal. Cebindeki not defterinden. Ağustos 1944

 

Yıllar sonra ilk kez Fanni’sinin sevgi dolu gözlerinde, sıcak, narin ellerinde huzur bulmuştu. Sadece sevdiği kız değildi Fanni’si; dostuydu, sırdaşıydı, sığındığı limanıydı… Tazecik şiirlerini ilkin ona okuyordu artık. Şiirinin sonunda, seninle mutlaka evleneceğim, dediğinde renkten renge giriyordu sevgili Fanni’si utancından…

Bu sevdayı kızının ağzından işitene dek, Hilbert’ler gibi görmezden gelen annesi, bir gün Fanni’nin kararlı bir ses tonuyla, Miklós’la birbirimizi seviyoruz, mutlaka evlilikle sonuçlanacak bir sevda bu, demesiyle durumun ciddiyetini anladı. Bu evliliğin olabilmesi için bir tek koşulu vardı ailenin: İkisi de önce okullarını başarıyla bitirecekler, mutlaka üniversite okuyup, meslek sahibi olacaklardı!

Miklós dayısıyla açık açık konuştu. Tüccar olmasını, işlerini devralmasını çok istediği yeğeninin olumsuz yanıtına içerlese de üniversite öğrenimi için Miklós’a maddi destek sözü verdi dayısı. Budapeşte’deki üniversitelere sevinçle başvuru mektupları yazdı Miklós.  Beklediği olumlu yanıtlar gecikince, dayısı destek sözünden vazgeçer kaygısıyla doğru Szeged şehrine gitti. Ferencz József Üniversitesi’nin dil bilim bölümüne çabucak kayıt yaptırdı. Macarca ve Fransızca okuyacaktı…

Üniversitenin kitaplığından hiç çıkmayan Miklós, edebiyatla, şiirle, çeviriyle uğraşarak hem anadili Macarcada hem de Fransızcada hızla yetkinleşti. Yazdığı metinlerle, şiirlerle üniversite hocalarını şaşırtıyordu. Dergilerde şiirlerini okuyan tanınmış edebiyatçılar, ellerinden geldiğince destek oluyorlardı ona. Ülkesinin okunan, beğenilen şairleri arasına girmişti artık.Yirmili yaşlarında kitaplaştı şiirleri…

Sanılanın aksine, ayrı kaldıkları üniversite yıllarında da sevgi bağları hiç kopmadı biricik Fanni’siyle. Karşılıklı mektuplarla, sevdalarını, dostluklarını, yaşam yoldaşlıklarını daha da sağlamlaştırdılar. Miklós, doktorasını tamamlamış, iyi bir akademisyen, özgün bir şair olarak Budapeşte’ye geri döndüğünde, Fanni de Fransızca ve Rusça öğretmenliği diplomasını almış onu bekliyordu. Evliliklerinin önünde hiçbir engel kalmamıştı artık. 1935’in 11 Ağustos’unda evlendiler. Balaton kıyısında geçirdikleri kısa balayından sonra, Peşte yakasındaki Pozsonyi Sokağı, No:1 adresindeki köşe apartmanda kiraladıkları 32 metrekarelik tek odalı evlerine taşındılar sevinçle. Geçim zorlukları içinde geçti ilk yılları.

Evliliklerinin beşinci yılında Miklós Radnóti, tanınmış bir şair olmasının yanında, sıkça seyahat ettiği, hatta bir süre karısıyla birlikte yaşadığı Fransa’nın büyük şairlerini Macarcaya başarıyla aktaran usta bir çevirmendi artık…

Faşizmin dalga dalga yükseldiği karanlık yıllar gelip çatmıştı. Bütün aydınların, bilinçli yurttaşların yoğun direnişine rağmen, Alman faşizminin dizginlenemeyen kanlı yönetimi altında girdi Macaristan. Yaşamına hiçbir dinin yön vermemesine rağmen, dönemin birçok sanatçısı, bilim insanı gibi, adına, ününe bakılmaksızın, Miklós Radnóti de Yahudi geçmişinden ve sosyalist dünya görüşünden dolayı çalışma kampına götürülecekler listesine alındı. 1940 ve 1942 yıllarında iki kez, kısa süreli de olsa, zorunlu çalışma kamplarında tutsak edildi. Büyük sanatçı ve şair dostlarının çabalarıyla, yakalandığı hastalıkları göz önünde tutularak ölüm kampından Budapeşte’ye geri getirildi. Bitkindi. İşsizdi. Fanni’nin geliriyle geçindiler bir süre. Evine kapandı, para kazanmak için çevirilerine yoğunlaştı.

Radnoti’nin cesedinin palto cebinden çıkan fotoğrafı

Almanların Macaristan’a girmesiyle, 1944 Mayıs’ında bir sabah evinden alınıp, Sırbistan’ın Bor kentine kurulan Heidenau çalışma kampına götürüldü. Bakır madeninden yol yapımına kadar bütün ağır işlerde çalıştırıldı…

Sanat dünyasının art arda yayımladığı bildirler, destek imzaları, siyasetçilere yapılan yoğun çağrılar, ricalar artık hiçbir işe yaramıyordu. 1944 güzüne doğru şairin kamptaki koşulları daha da ağırlaştı. Avusturya’daki başka bir toplama kampına götürülmek üzere bir grup tutsakla beraber dipçik altında yola çıkarıldı. Cebinde gizlediği küçük defterine günlükler, şiirler yazarak, Fanni’sinin sararmış fotoğrafına bakarak aç susuz haftalarca yürüdü…

Başlarda kocasına mektuplar, giysiler, harçlıklar yolluyor, yolladıklarının ulaştığını bildiren mektuplar alınca korkuları az da olsa diniyordu Fanni’nin. Kocasının bir yolunu bulup kamptan gizlice postaladığı bu mektuplarda hâlâ umut ve sevda şiirleri vardı. Bunlarla avunuyor, umudunu diri tutuyordu Fanni. Fakat, mektuplar birden kesilmiş, kocasından hiç haber alamaz olmuştu. Kitaplığı andıran odalarının küçük penceresinde, derin kaygıların ve yoksulluğun bileylediği bir sabırla kocasının döneceği günü beklemekteydi. Oysa, Macaristan’ı boydan boya yaya geçip Avusturya sınırına yaklaşan sevgili kocası, açlıktan, bitkinlikten adım atamayacak duruma gelince, yanındaki yirmi bir tutsakla Györ kentinin Abda kasabasında 1944 Kasım’ında kurşuna dizilmiş, çoktan toplu mezara atılmıştı…

Kocasından 1946 yazına kadar hiç haber alamadı Fanni. Umutla bekledi. Savaşın kara bulutları aralanınca, toplu mezarlıklar tek tek açılmaya başlanmıştı. Fakat, çıkartılan cesetler tanınmayacak haldeydi. Abda yolundaki toplu mezar açıldığında, yarı çürümüş bir cesedin paltosunun iç cebinden bir not defteri, mektuplar ve fotoğraflar çıkacaktı. Fanni’nin sararmış iki fotoğrafı, kocasına yazdığı mektuplar ve üstünde “Bor Notları” yazan şiir defteri, katledilen şairin kanına bulanmıştı. Bu ölüm yürüyüşünden sağ çıkmayacağını sezmişti şair. Sarı defterinin ilk sayfasına bir rica notu düşmüştü: “Bu defterciğe işlenmiş şiirler Macar şair Miklós Radnóti’ye aittir. Bulan kişiden şairin bir ricası vardır; bu defterimi Macaristan’a, şu adrese yollaması; Doç. Dr. Gyula Ortutay, Horánszky Utca 1. VII. Bölge- Budapeşte. ”

Miklos ve Fanni 1937

Acı haber Fanni’ye ulaştı. Macar dili en büyük şairlerinden birini, Fanni de, yaşam yoldaşını yitirmişti. Şairin yakın dostları Gyula Ortutay, Gábor Tolnai ve Dezsö Baróti’yle birlikte şairin cesedini teşhis etmek ve cenazesini Budapeşte’ye getirmek için yola çıktılar. Yaşamının en zor yolculuğuydu bu Fanni’nin. On birinci evlilik yıldönümleri olan 11 Ağustos 1946’da, kocasının cesedini almaya gidiyordu…

Miklós Radnoti, Budapeşte’nin ünlü Kerepeşi Mezarlığı’nda gözyaşlarıyla toprağa verildi. Kocasının kanına bulanmış son eşyalarını teslim alan Fanni, bitkin adımlarla döndü evine. Dünyaya, insanlığa güveni kalmamıştı artık…

Öğretmenliğine devam etse de, sevinçli günlerin umut dolu cıvıltıları kocasıyla birlikte göçüp gitmişti yaşamından. Küskündü. Yetmiş yıl sürecek hüzünlü bir yalnızlığa gömüldü. Gazetelerden, dergilerden gelen söyleşi isteklerini hep reddetti. Bir radyo yayıncısının ısrarına dayanamayıp, 1962 yılında kısa bir söyleşiye ilk kez hayır demedi. Söylediği bir cümle yüreklere işlemiştir: ‘Faşizm, sevdiklerimizi, sevinçlerimizi, yaşamlarımızı acımasızca yuttu!’

Bayan Radnóti, kocasının ölüm yürüyüşüne çıkartılmadan kısa bir süre önce yazdığı ve ulaştırmayı başardığı, ‘Karıma Mektup’ şiirini fazlasıyla hak etmiş sâdık bir eş olarak kazınmıştı hepimizin belleğine. İşte o yüce kadın, birazdan kocasının mezarına defnedilecek. Yetmiş yıl süren hasretlikleri bugün son bulacak…

Dunakeszi Miklós Radnóti Lisesi öğrencileri olarak, onların önünde saygıyla eğiliyoruz. Huzur içinde uyusunlar!..”

Katalin, kendisini duyguyla dinleyen izleyicileri başıyla selamlayarak ayrıldı kürsüden. Alkış sesleri altında Eszter‘le yer değiştiler. Bu değişiklik sırasında bir kez daha sahneye çıkıp boynuna yerleştirdi kemanını müzik öğretmenleri. Bu defa ölümsüz bir şiire eşlik edecekti ezgileriyle. Salondaki bütün nemli gözler duvara yansıtılan o sararmış fotoğrafa çevrildi. Kocasının kanlı paltosunun cebinden çıkan fotoğrafında ilkyaz çiçekleri gibi gülümsüyordu Fanni. Miklós’uma nihayet kavuştum, der gibiydi…

Kemanın ezgileri, şiiri yaşıyormuşçasına okuyan Eszter’in sesine karıştı…

 

KARIMA MEKTUP

Dilsiz derinliklerin suskunluğunda ortalık,

Ağlar sessizlik, haykırırım ben olanca gücümle

Kim, ne yanıt verir ki, ölümün kol gezdiği şu

Kanlı, dumanlı Sırp vadilerinde.

Çok uzaklardasın şimdi sen,

Geceleri rüyalarımda çınlayan sesini

Saklarım içimin en kuytu köşesinde,

Eğrelti otlarının serin hışırtıları gibi

Gündüzleri de azıcık işitebileyim diye.

 

Ne zaman göreceğim seni, bilemiyorum,

Sen, sıcak yuvam, öfkemi dindiren kutsal duam,

Işık ve gölge kadar güzelsin,

Ah, bulurdum sana götüren yolu kör bile olsam.

Saklıyor uzak ufuklar şimdi seni,

Bazen süzülüp iniyorsun gözlerime birden

Gerçektin, ulaşılmaz rüyası oldun,

Ergenlik çeşmemin şırıltılarında yeniden.

 

Kıskançlıkla soruyorum: seviyor musun beni?

Gençliğimin umut dolu doruklarında,

Karım olmanı düşlediğim günlerdeki gibi.

Uyanınca birden ışığına gerçeğin,

Biliyorum, yaşam yoldaşımsın, biricik karımsın.

Ama ötelerindesin aşılmaz üç vahşi sınırın.

Öpücüklerin tazecik duruyor dudaklarımda.

Unutacak mı yaklaşan bu güz de beni yine burada?

 

Tansıklara inanırdım, unuttum hangi günlerdi,

Böğürür savaş uçakları üstümde dizi dizi,

Gözlerini anımsatan gökyüzünden,

Azgın bombalar düşüyor şimdi;

Karartıyor ansızın o güzelim maviliği.

Senin için okşuyorum derinliklerini ruhumun,

Tutsağım ve buna rağmen yaşıyorum,

Umutluyum, bulacağım seni, ne olursa olsun!

 

Savaşın kızıl korları saçılmış yollarına ülkelerin,

Gerekirse alevlerden sıçrayan kıvılcım gibi,

Zorlu engelleri aşıp sana geri döneceğim.

Kalın kabuklarıyla direnişi gibi ağaçların,

Zorluklara göğüs gerip, direnmeli.

Yatıştırıcı serin dalgaları sabrın,

Güçlüdür savaşçıların ağır silahlarından.

İki kere ikinin sağduyusudur beni artık kuşatan.

 

 

KARIMA MEKTUP İLK SAYFA.

 

KARIMA MEKTUP 2. SAYFA

         

——————————————————————————————————————

Karıma Mektup:“Levél a hitveshez.”

Miklós Radnóti, Ağustos/ Eylül 1944 – Bor Toplama Kampı, Sırbistan.

Çevirenler: Senar ve Selçuk Ülger, İmre M. Oscko.

 

    

  • MEHMET EMİN ORPEN

    Kasım 12, 2021 #1 Author

    SAYIN SELÇUK ÜLGER;
    GÜZEL BİR VEDA YAZISI.FAŞİZMİ UNUTTURMAMAK BİRİNCİ GÖREVİMİZ.
    SİZİNDE İNCE BİR ÜSLUPLA BU GÖREVİNİZİ YAPTIĞINIZI GÖRÜYORUM.
    SIRADAN BİR İNSAN OLARAK TEŞEKKÜR EDERİM.

    Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir